| Kayıp Kıta |
| Yazar ismet | |||||||||||||||||||||||||
|
Beş dev dalga ard arda geldi. Dev gemi suların üzerinde çaresizce yüzüyor, rüzgârda savruluyordu. Korku, canlılık faaliyetinin olduğu tek yere hâkim olmuştu. Çevredeki yırtıcı deniz hayvanları gemiye hücum ediyor, suya düşen avlarını hiç zaman kaybetmeden yutuyordu. Gemideki herkes olanların nedenini biliyordu. Bunları önlemenin tek yolu vardı. Gemi yavaşça suların altına daldı ve evrenin kaderini değiştirdi… * * *
Dar gömleği vücudunu sıkmaya başlamıştı. Bu durumdayken elinden gelen hiçbir şey yoktu. Konsantre olamıyor istediklerini gerçekleştiremiyordu. “Lanet olsun bırakın beni” diye bir çığlık attı. Sesi odanın kapısındaki küçük pencereden dışarı çıkmış ve uzun koridorda yankılanmıştı. Haykırışlarını tüm hastane duyuyordu. Uzun zaman önce onu buraya hapsedilmiş ve deli damgası vurulmuştu. Kendisi hakkındaki gerçekleri başkalarına anlatmakla hata ettiğini şimdi anlıyordu. Psikologa gittiği o güne lanet etti. Ne diye arkadaşlarının tavsiyesine uymuştu sanki? Delilere özel olarak giydirilen gömleğinin uzun kolları arkasından bağlanmıştı. Tüm gücüyle beyaz kumaşı yırtmaya çalışsa da başaramıyordu. Ona verilen sakinleştiriciler olmasa buradan çok kolay kurtulabilirdi. Ferman’ın sesi hastane koridorlarını dolaşırken diğer hastalarda huzursuz olmaya başlamıştı. Adamın bu sinir bozucu çığlıkları doktorları da çileden çıkartıyordu. “Kes sesini” diye bağırdı kapıya gelen doktor. Ferman doktorun uyarısına daha fazla siniyor ve sesini biraz daha yükselterek çığlıklar atıyordu. Odaya giren iki tane hasta bakıcı, adamı kollarından tutmaya çalıştı ama Ferman birini kafa atarak yere devirdi ve öbürüne de tekmeyi yapıştırdı. Darbelerin sersemleştirdiği hasta bakıcılar şimdi daha sert davranıyorlardı. İki yıldır bu heriften çekmedikleri kalmamıştı. Şimdi bacaklarına tekme atarak onu yere yatırmaya çalışıyorlardı. Başardılar. Hasta bakıcılardan biri elindeki iğneyi Ferman’a sapladı. Bunu yaparken hiç özen göstermemiş hatta adamın canını acıtmak için elinden geleni yapmıştı. Sakinleştirici Ferman’ın canını yaktığı için öyle bir çığlık attı ki neredeyse tüm Bakırköy inledi. “Bu ses neresinden çıkıyor bunun” diye haykırdı kapıdaki doktor. Bir insanın bu kadar yüksek seviyede ses çıkartması olanaksızdı. Gerçi Ferman’ın da çok normal olduğu söylenemezdi. “Neler oluyor burada?” başhekim tüm kızgınlığıyla Ferman’ın hücresine doğru ilerliyordu. Çığlıklar onu da rahatsız etmişti. Hücreye geldiğinde bitap düşmüş Ferman’ın yanına gitti ve eğildi. “Yeter artık. Sana daha fazla katlanamayacağım. Her gün bir olay çıkartıyorsun. Uzun zamandır bu kararı vermemek için bahaneler arıyorum ama olmuyor. Burama kadar geldi” Başhekim işaret parmağıyla boğazını işaret etti. Yarı baygın bir şekilde gülümseyen Ferman adama küfretmeye başladı. Daha sonra ağlayarak konuştu. “Lütfen bırakın beni. Ben deli değilim. Yapabildiklerimi sizde gördünüz” Evet, Ferman’ın yaptıklarını başhekimde görmüş, bizzat şahit olmuştu. Ama yine de bu tehlikeli adamı sokaklara salamazdı. Burada tutmaksa bir o kadar tehlikeliydi. Yapacağı şey belliydi. Uzun süredir bunun için hazırlıklarını sürdürüyordu. Bu adamın izini hiç kimse bulamamalıydı. Onu Atlas Okyanusuna yollayacaktı. Helikopteri ile bizzat kendisi Bu korkunç adamı soğuk sulara bırakacaktı. “Bu akşam gidiyorsun” dedi başhekim. “Daha fazla yaşamayı hak etmiyorsun. Bu gün için şükret, çünkü yarın seni korkunç bir son bekliyor”
Ferman helikopterin gürültülü sesine dayanamıyordu. Beyninin içinde yankılanan pervane sesi onu çıldırtmaya yetiyordu. Tam karşısına oturan başhekim bazen sinsi bir şekilde gülümsüyor, bu adamdan kurtulacak olmanın heyecanını yaşıyordu. “Birazdan buz gibi suları boylayacaksın pislik” dedi başhekim. Ferman sakinleştiricilerin etkisiyle adama bakıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. İlaçlar aklını karıştırmıştı. Helikopterin pilotu başhekime baktı. “Efendim, istediğiniz yere geldik” Başhekim başıyla onayladı. Helikopterin kapısını açtı ve Ferman’ın koluna girdi. “Hadi geldik. İniyoruz” dedi. Beyaz gömleğinin kollarından destek olarak kaldırdı. Helikopterin kapısına doğru adamı getirdi ve arkasından tekmeyi bastı. Önce suyun beton etkisini hissetti Ferman. Öleceğini düşünmüştü ama onun için ölüm o kadar da kolay bir şey değildi. Suyun derinliklerine ilerliyor ve vücudu soğuğun etkisiyle bıçak darbeleri yiyordu. Her dakika, her saniye ölümü bekliyor ama bunu bile beceremiyordu. Etrafında yüzen deniz hayvanlarını gayet net görüyordu. Su görüşünü bozmamıştı. Bunun sebebini bilmese de şimdi düşünmenin vakti değildi. Soğuğun getirmiş olduğu şokla sakinleştiriciler etkisini kaybetmişti. Ferman artık güçlerini uygulayabileceğini biliyordu. Kolları arkasından bağlı beyaz gömleği rahatlıkla parçalayarak kurtuldu. Hareket etmeye çalışıyor, kasları elverdiğince hızlı ilerliyordu. Şu ana kadar çoktan boğulması gerekirdi ama kendine itiraf etmek istemese de suyun içinde nefes alıyordu. “Kesinlikle delirdim” diye düşündü. Belki de hâlâ hastane odasındaydı ve bu bir kâbustu. Suyun altında nefes almasını başka türlü açıklanamazdı. Sıradan bir insan olsa dakikalar önce boğulması gerekirdi. Fakat burada bulunmasının sebebi de sıradan biri olmaması değil miydi zaten? Karşıdan gelen bir köpekbalığı gördü. “Lanet olsun” diye haykırdı. Tam tersi yönde kollarını ve bacaklarını hareket etmeye zorladı. Olmuyordu. Köpekbalığı çok daha hızlıydı. Anlaşılan burada baş etmek zorunda olduğu şeyler soğuk ve nefessizlikten fazlasıydı. Evet. Gücünü kullanmaktan başka şansı yoktu. Eğer onu burada ölüme terk ettilerse Ferman’ın da yaşamak için elinden geleni yapması gerekiyordu. Bazı sözler mırıldandı ve elini köpek balığına karşı tuttu. Hayvan hayatında hiç korkmadığı kadar korkmuşa benziyordu. Geldiği istikametin tam tersine döndü ve hızla kaçmaya başladı. Ferman istese bu aciz yaratığı öldürebilirdi ama yapmayacaktı. Güçlerini ne zaman bir şeyi öldürmek için kullansa canı yanıyor, birileri onu rahatsız ediyordu. Kasları artık Ferman’a isyan etmişti. Beyni ilerlemesi için komut gönderiyor, bedeni ise zihniyle savaşıyordu. Genç adam artık ölümün çok daha huzurlu olduğunu düşünmeye başlamıştı. Arkasından yaklaşan balinayı fark etmiş, ama yine de karşı koyacak gücü kendinde bulamamıştı. Balina Ferman’ı yuttu. Adam hayvanın ağzının içini görebiliyor, salyalarının içinde yüzüyordu. İğrenç… Balina sanki Ferman’ın midesine kaçmasını önlemek için dilini arkaya doğru kıvırmış, boğazını kapatmıştı. Ferman yumruklarını balinanın dişlerine indiriyor ama bu da pek fayda vermiyordu. “Çıkar beni buradan” diye haykırdı Ferman. ‘Ya da öldür artık’ Balina adamın isteğini yerine getirdi. Ağzını sonuna kadar açtı ve diliyle adamı dışarı ittirdi. Ferman kendini bir anda yerde buldu. Balinanın salyalarına bulanmıştı. Apayrı bir diyara gelmişti. Suların altında ve kocaman bir şehir… Daha önce hiçbir filmde görmediği kadar güzel, hiçbir masalda duymadığı kadar etkileyiciydi burası. Etrafına insanlar toplanıyordu. Kalabalığın arasından bir kadın elini uzatarak Ferman’ı kaldırdı. Mavi saçları omzuna kadar uzundu. Bu güne kadar görmediği kadar güzel bir kadındı. “Ben Enlil” dedi. Yüzündeki gülümseme Ferman’a huzur veriyordu. “Siz kimsiniz?” diye kekeledi Ferman. Havadan üzerlerine gelen koca bir taş lafını bölmüştü. Enlil elinden tuttu ve koşarak oradan uzaklaşmasını söyledi. “Burası neresi böyle” diye bağırdı Ferman. Kargaşa yüzünden sesini duyurmakta zorlanıyordu. “Konuşmanın vakti değil. Sadece şunu bil ki sen bizim liderimizsin. Seni bekliyorduk. Şimdi hızlı koşmaya bak sana her şeyi açıklayacağım”
* * * Bu gemi için ne kadar emek vermişti. Hayatında yaptığı en zor iş, yok hayır. ikinci iş olmuştu. ‘En zoru insanları ikna etmekti. Tufan geliyor, buradan kaçmalıyız.’ Ona inanmayanlar çoktan ölmüştü. Oğlu, karısı… Şimdi gemide de bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Dalgalar peşlerini bırakmıyor, dev hayvanlar saldırıyordu. Bunun nedenini bilmeyen Nuh sürekli düşüncelere dalıyordu. Nerede yanlış yapmışlardı. Neden bu felaketten etkileniyordu. Oysa ona gemisi sayesinde sorun yaşamayacağı söylenmişti. “Git” diye bir ses duydu. Neler olduğunu anlayamamıştı. ‘Sesin nereden geldiğini bulamıyorsan kime ait olduğu bellidir’ diye düşündü. “Git ve cezalarını ver. Yoksa bu felaketler asla bitmeyecek. Gemine alınmaması gerek kişileri bindirdin. Ve şimdi onlar yüzünden hepinizin hayatı tehlikede” Nuh neden bahsedildiğini anlamamıştı. “Ama bana inanan herkesi alabileceğimi söylemiştin” dedi. “Bu benim hatam mı?” “Hayır Nuh. Senin hatan değil. Tek yüce olan yaradan onlara son bir şans vermek istemişti. Ama alışkanlıklarından vazgeçmediler. Şimdi git ve cezasını ver. Yoksa felaketler devam edecek. Ötekiler sizin sonunuzu getirecek” “Ötekiler mi? Ötekiler kim?” Nuh yağan yağmurun altından gökyüzüne bakıyordu. Cebrail kimi kast etmişti. “Onları bulmak senin görevin Nuh… Burada oyalanma. Ötekiler sizi mahvetmeden önce gemideki efendilerini indirmelisin” Ses gitmişti. Nuh’un aklı iyice karıştı. “Efendiyi cezalandır…” Onu cezalandırabilmesi için önce bulması gerekiyordu. Ötekiler kimdi? Hızla geminin altına, insanların yanına inen merdivenlerden aşağı ilerledi. Kadın, erkek hepsi birbirine sokulmuş böyle bir felaketin nasıl olduğunu düşünüyordu. Hele o başlama anı onları o kadar çok korkutmuştu ki, bir daha asla unutamayacaklardı. Gemiye bindikten yarım saat kadar sonra tüm ipler çekilmiş ve gemi hafif yana yatmıştı. Ardından üç şimşek üç ayrı yerde çakmıştı. Her şimşek düştüğü yerde üç büyük kayayı paramparça etmişti. Parçalanan kayalar üç ayrı denize düşmüş, her denizde üç büyük dalga oluşmuştu. Dalgaların her biri üç evi içine almıştı. Sonra hepsi birleşerek Gemiyi düzeltmiş ve ölümcül yolculuk başlamıştı. Nuh aşağı indiğinde gözleri öfkeyle parlıyordu. “Kim?” dedi. “Kim burada Yaradan’ın emirlerine karşı geliyor? Kim sapkın işlerle uğraşıyor” İnsanlar bir anda korkuyla birbirlerine bakmıştı. Nuh devam etti. “Tüm bu felaketler emirlere karşı gelindiği için oluyor. Şimdi burada bana sapkınları söyleyin yoksa hepimiz helak olacağız” İnsanların arasından ses çıkmamıştı. Nuh son kez şansını denedi. “Ötekilerin efendisi kim?” İnsanlar birden ürperdi. İçeride dolaşan soğuk havayı hissettiler. Odadaki gerginliği Nuh’ta fark etmişti. Ötekilerin kim olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Sonunda görebilmiş, gözleri açılmıştı. “Şükürler olsun” diye mırıldandı. Artık tek kalan onların efendisini bulmaktı. Buradakilerden yardım çıkmayacağını anlayınca hızla merdivenlerden yukarı doğru çıktı. Arkasından gelen sesi duymakta zorlanmıştı. “Nuh, Nuh” diyordu genç bir çocuk. Gözlerindeki korku belli oluyordu. “Sana kim olduğunu söyleyeceğim. Ama beni korumalısın. Eğer sana söylediğimi duyarlarsa çok kızarlar. Kaç gündür susmam için baskı yapıyorlar ama daha fazla dayanamayacağım. Onlardan kurtulmak istiyorum. Ötekilerin efendisini biliyorum” Genç gözlerini iyice açtı. “Hüddamı biliyorum…”
* * * Ferman girdikleri mağarayı dikkatli bir şekilde izledi. Her yeri beynine kazımaya çalışıyor, neler olduğunu anlayamıyordu. Çok fazla ölüm vardı, Her yer ölüler ile doluydu. Enlil’de koşmayı bırakmış yürümeye başlamıştı. Ferman’a özlemle bakıyor, hâlâ Gencin elini tutuyordu. Sonunda dayanamadı ve Ferman’a sarıldı. ‘Neler oluyor’ diye düşündü Ferman. Böyle güzel bir kadının kendisine sarılması hoşuna gitmişti aslında. Hayvani duyguları kendisini belli etmişti. “Sen kimsin?” diye sordu Ferman “Şşş… Her şeyi anlatacağım. Şimdi bırak da şu anın tadını çıkarayım.” Diye yanıtladı Enlil. Ferman’ın yüzüne âşık bir kızın sevgilisine baktığı gibi bakıyordu. “Seni o kadar çok özledim ki… Sen gidince her şey çok daha fazla karıştı. Ama şimdi geldin ve eskisinden çok daha güçlüsün. Her şeyi düzeltebilirsin.” “Bak ne dediğini anlamıyorum” Kadın Ferman’ın elini bırakmadan onu mağaranın biraz daha ilerisine götürdü. Anlaşılan buraya güzel bir kent kurmuşlardı. Enlil biraz ilerideki adamı göstererek “Bak bu Britha” dedi. “Senin her şeyi hatırlamanı sağlayacak güce sahip” “Sizlerin özel güçleri mi var?” diye sordu Ferman. “Geldiğin dünyaya göre evet ama buraya göre sadece sıradan güçlerimiz var. Fakat sen farklısın. Senin güçlerin buraya göre de özel.” Ferman’ın kafası karışmıştı. Kadının neden bahsettiğini anlayamamıştı. “Sadece izin ver” dedi Britha. Saçları yer yer dökülmüş, kasları belirgin bir adamdı. Ferman kaşlarını kaldırdı ve geri çekildi. “Hayır” dedi. “Bana dokunmanıza izin vermeyeceğim” Bunları söylerken korkuyla etrafına bakıyordu. Bu insanların kim olduğunu anlayamadan kendisine dokunmalarını istemiyordu. Bazıları şehrin içinde uçuyor, daha doğrusu yüzüyordu. Suyun kaldırma kuvveti burada da geçerliydi ama yer çekimi de daha fazlaydı. Havalanmak için zıplamak ve çırpınmak gerekiyordu. Enlil gülümsedi. “Her şey söylediğin gibi gerçekleşiyor. Ama bize bu durumla karşılaşırsak ne yapmamız gerektiğini de söylemiştin” dedi fısıldayarak. “Neymiş o?” Soru soran gözlerle Enlil’e baktı Ferman. Kadından korkmaya başlamıştı. Ferman ensesinin arkasında bir ağrı hissetti. Sonra yere devrildi ve gözlerini karanlığa yumdu. “Üzgünüm aşkım” dedi Enlil. “Bunu yapmak zorundaydım. Yapmamı sen söylemiştin.”
* * * Tiglath zırhını giydi ve kılıcını takarak salona doğru inmeye başladı. Altı yıldır buradaki insanları düşünmekten başka yaptığı bir şey yoktu. Gözlerini her kapayışında, güneş doğarken ve veda ederken, yemek yerken… Her an bu durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünüyordu. Sonunda çareyi bulmuştu. Aslında kolay bir yol vardı ama onu da hiçbir çıkış yolu kalmadığı zaman yapmak istiyordu. Artık anlamıştı, başka bir çare yoktu. Bu gün kürenin başına gidecek ve yapması gerekenlere bakacaktı. Düşman artık çok güçlenmişti ve her gün birçok insanın ölümüne yol açıyordu. Uzun koridorda ilerledi. Küreye yaklaşırken bile heyecanının arttığını hissediyordu. Adımları gitgide yavaşlıyor, çekinir hale geliyordu. Böyle olacağını hiç düşünmemişti. Bu kadar zorlu bir mücadelenin ardından şimdi çaresizlikle kıvranıyordu. Halkı günden düne erirken, kendisi de ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Kürenin başına gelince parmaklarının ucunu önce başparmağına değdirdi ve sonra sıkı sıkı küreyi tuttu. Görüntüler beynine hücum ediyor, ona doğru yolu göstermeye çalışıyordu. Her saniye ona dayanılmaz acılar verse de buna katlanmak zorundaydı. Ona güvenen insanlar için bunu yapmalıydı. Sonunda küre onu içinden attı ve kendisine gelmesini sağladı. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Tek bir kurtuluş şansları vardı ve onun için kendisinin ölmesi gerekiyordu. Tüyleri diken diken oldu. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu anlayacaktı. Tek kurtuluş kendisinin ölmesi, Atlantis’i terk etmesiydi.
* * * Nuh ötekilerin efendisini bulmuştu. Lakin ona nasıl bir ceza vereceğini bilemiyordu. Suların içine atmaya kalksa uşakları onu kurtarırdı. Yere dizlerinin üstüne oturdu. Ellerini gökyüzüne doğru kaldırdı ve Yaradan’a yalvarmaya başladı. Kendisine bir yol göstermesini istiyordu. “Kalk Allahın Peygamberi” diye bir ses duydu. Sonunda dualarına bir cevap bulabilmişti. Sesin nereden geldiğini anlayamıyordu. “Yapman gereken şey belli” dedi Cebrail. Hüddamı suların altına bıraktığımız bir kente götürecek ve oraya hapsedeceksin. Ruhlar diyarında onun yapabileceği hiçbir şey kalmaz. Ötekiler de ona yardım edemez” Nuh emri çok net anlamıştı. “Peki, oraya nasıl gideceğiz” diye sordu. “Bütün yükü geminin ön kısmına yükleyin ve dengeyi bozun. Geminiz batacak ama siz korunacaksınız. Kalbinde gerçek imanı olanlar korunacak” Nuh bir saniye bile düşünmedi. Bu güne kadar kendisine verilen her sözün tutulduğunu biliyordu. Ayağa kalktı ve hüddamın yanına doğru gitti. Gerçek yandaşlarıyla onun hakkından gelmeyi başarmış ve bağlamıştı. Bilinci yerinde olmadığı için cinlere yani ötekilere hükmedemiyordu. Her şey onun yüzünden olmuştu. Tüm bu felaketler bu yüzden başlarına gelmişti. Bu kadın, cinleri çağırıp emri altına almasaydı gemi sorunsuz bir şekilde yoluna gitmeye devam edecekti. Nuh emirleri herkese anlattı. İnsanların gözünde önce bir korku oluşmuştu. Hayvanlar ise hiçbir tepki vermemişti. Anlaşılan hayvanların Yaradan’a olan güveni insanlardan kat be kat fazlaydı. Tüm yükler, insanlar ve hayvanlar geminin ön tarafına doluştu. Arka tarafı iyice havaya kalkan gemi yavaşça denizin dibine doğru ilerledi. Ardından beş koca dalga geldi ve evrenin kaderi değişti.
* * * Ferman gözlerini açtığında ensesindeki ağrı biraz azalmıştı. Her şeyi hatırlıyordu. Buradan gidişini, insanlarını terk edişini, sevgilisinden ayrılışını… Ama bütün bunları da onlar için yapmıştı. Ayağa kalktı ve Enlil’in yanına giderek kadını kucakladı. Onu ne kadar da çok özlemişti. O kadar günü nasıl geçirmişti. “Sonunda geldin” dedi Enlil “Geldim aşkım. Bundan sonra hep yanınızdayım. Artık korkmanıza gerek yok” Kadın tekrar adama sarıldı. “Seni o kadar çok özledim ki” “Tiglath” evet gerçek adı buydu. Şimdi tüm geçmişi gözlerinin önündeydi. Küreye dokunduğu o gün ölmesi gerekiyordu ve burası Atlantis’ti. Burada ölenlerin Dünya’ya gittiğine inanılırdı. Her şey Nuh’un Hüddamı buraya bırakmasıyla başlamıştı. Gemi ruhlar âlemine gelmiş ve ötekilerin efendisini hapsetmişti. Ama Hüddam durmamış ve ayinlerine burada da devam etmişti. Sonunda tüm cinlerini yeniden toplamayı başarmıştı. Ötekileri bir araya getirmişti. Ölümcül ordusunu hazırladıktan sonra Nuh’un nöbet tutması için bıraktığı oğlu Tiglath ve kardeşlerine isyan etmişti. O sıralar Atlantis’in lideri Tiglath’ın abisi Rumrama idi. İlk lider ölmüş ve yerine Tibel geçmişti. Yapılan ikinci savaşta o da ölmüş liderlik ise Tiglath’a kalmıştı. Lider küreyi kullanabilecek tek kişiydi ve Tiglath bunu yaparak geleceği gördü. Tiglath’ın güçleri de Hüddam gibiydi. Ruhani varlıklara hükmedebiliyordu. Ancak buradaki cinlerin hepsi kendisine düşmandı ve onun da dünya’ya gitmesi gerekiyordu. Orada cinler kendisini bulacaktı ve onu koruyacaktı. Dünya’daki insanlar varlıklarını ikiye ayırırlardı. Biri fani hayat, diğeri ise âhiret hayatı… Fakat Atlantisliler bunun üç olduğunu biliyordu. Atlantis’deki ölümlerle buradaki insanlar dünya’da bir anne karnına düşüyor ve orada doğuyordu. Daha sonra tüm Atlantis yaşamını unutuyor ve Dünya’daki yaşamını da tamamlayınca Yaradan’ın huzuruna çıkıyorlardı. Ferman yani Tiglath dünyada kalu bela diye bir şey duymuştu. Ruhların yaratıldığı gün… İşte ruhları önce burada yaşıyor ve ölünce de Dünya’da bir bedene bürünüyordu. Fermanken okul yaşamında da coğrafya derslerine girmişti. Nüfus sıçrayışlarını görmüştü. Şimdi fark etmişti ki o sıçrayışlar hüddamın isyan çıkarttığı zamanlara denk geliyordu. Buradaki canlı sayısı azalıyor, Dünya’daki ise büyük bir sıçrayışla çoğalıyordu. Ruhlar Atlantis’ten gidiyor ve bedenlerine bürünüyordu. İnsanoğlu bu artışlara her zaman bir sebep bulsa da asıl nedeni hiçbir zaman görememişti. Birinci sıçrayış en büyük abisi Rumrama zamanında, ikincisi ise Tibel döneminde olmuştu. Tiglath Tüm bunlara daha fazla dayanamayarak Dünya’ya gitmeye karar vermiş ve kendisini öldürmüştü. Bunu insanları için yapmıştı. Her insanın farkında olamadığı bir gücü vardır. Tiglath bunu biliyordu ve cinlerin onu bulacağını görmüştü. Böylece güçleri dünyada da devam edecek ve herkes onun delirdiğini düşünecekti. Küre ona doktorların Ferman isimli dünya hayatını bir helikopterin tepesinden atarak bitireceklerini de göstermişti. İşte Tiglath tam o anda kararını verdi. Atlantis oraya yakın bir yerdeydi. Ne zaman geleceğini Enlil’e söylemiş o gün oradan kendisini almasını belirtmişti. Yanındaki cinler suyun altında boğulmasını ve donmasını önlemişti. Enlil balinayı yollamış, onu aldırmıştı. Tüm plan tıkır tıkır işlemişti. Tiglath eğer olanları hatırlamasına yardım etmelerini kabul etmezse kendisini bayıltmalarını, bunu zorla yapmalarını söylemişti. Şimdi her şey aklındaydı. Cinlerini görebiliyor, onlara hükmedebiliyordu. Artık babası Nuh’un ona ve kardeşlerine emanet ettiği Atlantis yaşamını kurtarmalıydı. Buradaki insanları zaman tüketemiyordu ancak bir gün muhakkak başka bir etki oluyor(savaş, felaket vs…) ve ölerek Dünya yaşamına göç ediyorlardı. Atlantis’teki yaşamı kurtararak Nuh’un onurunu koruyacak ve huzuru sağlayacaktı. “Artık işe koyulma vakti” dedi Enlil. “Sen gittiğinden beri burada her şey daha çok karıştı. Her gün kayıplar artıyor. Hüddam egemenliği tamamıyla eline aldı. Artık saklanması gereken biziz” Tiglath üzgün bir şekilde dudaklarını büktü. Sonunda savaş zamanı gelmişti. Hüddamı devirme zamanı gelmişti. Savaş çok yakındı.
Tiglath etrafa emir vermekle meşguldü. Herkes liderin varlığını hissediyordu. Onun yokluğu zamanında verdikleri kayıplar oldukça artmış, ölüm sayısında patlama olmuştu. Tiglath’ın şimdi idare etmek zorunda olduğu bir de cinleri vardı ve hüddamlık görevini de üstleniyordu. Elinden geldiğince fazla varlığı kontrol altında tutması gerekiyordu. Bu yüzden İnsanların idaresini Enlil’e vermek zorunda kaldı. Her iki işi birden yaparken oldukça zorlanıyordu. Konsantre olması gereken tek şey ruhani varlıklarıydı. Yıllar önce buranın ne kadar da güzel bir yer olduğunu düşünüyordu. Bu çok uzun zaman önceydi. Şimdi Atlantis’e bakarken sadece bir harabe görüyordu. Buradaki ölümler Dünya’daki nüfusun artmasına neden oluyor ve orada da büyük sorunlar yaratıyordu. Aslında Dünya’nın böyle kötü bir duruma gelmesinde Atlantis oldukça etkiliydi. İnsanlar okyanuslarının altında ayrı bir gezegen, ayrı bir kıta olduğunu bilseler kim bilir nasıl tepki verirlerdi. Hele ki burada gerçekleşen bir ölümün Dünya’da bir doğuma neden olduğu söylense herhalde kahkahalarla gülerler ve sizi tımarhaneye atarlardı. “Dünya insanı olduğumuzda neden bu kadar dar görüşlü oluyoruz” diye düşündü Tiglath. “Bir boyut değiştirmek neden gerçekleri görmemizi engelliyor.” Cevabı zor bir soruydu bu. Her şey Yaradan’ın takdirine kalmıştı ve buna cevap verecek tek kişi de O’ydu. “İşler nasıl gidiyor” diye sordu Enlil’e Tiglath. Kadının halinden memnun görünüyordu. Tiglath, Ferman olduğundan beri yüzünün güldüğü görülmemişti ama adamın geri gelmesiyle onun umudu da yeşermiş, tohum vermişti. “Her şey gayet yolunda gidiyor” diye yanıtladı güzel kadın. Onun gücü insanları ikna edebilmekti. Ve bunu da gerçekten iyi başarıyordu. “Tiglath” dedi Enlil. “Sence başarabilecek miyiz? Atlantis’i kurtarabilecek miyiz?” Adam bir süre sessiz kaldı. Sorunun cevabını gerçekten o da çok merak ediyordu. “Evet” diyebildi sonunda. “Elbette kazanacağımız gün olacak. Bizlerin burada olmasını sağlayanda buna izin vermezdi. Eğer isterse onları mahvedebilir ama bunu bizim yapmamızı istiyor. Babamın yarım bıraktığı işi bitirmeliyim. Bunu başaracağım. Bu güne kadar Atlantis’e gelmiş tüm liderlerin onurunu kurtaracağım” dedi Tiglath. Her saniye emrine giren cin sayısı artıyor, kontrol alanı genişliyordu. Günde en fazla iki saat uyuyabiliyor, tüm zamanını çalışmaya, konsantre olup kontrol alanını geliştirmeye harcıyordu. Enlil her ne kadar uyumasının gücünü daha fazla arttıracağını söylese de Tiglath bildiğini okuyor ve cinlerle olan iletişimini güçlendirmek için dinlenmek nedir bilmiyordu. Yarın Atlantis bambaşka bir yer olacaktı. Tiglath görünen ya da görünmeyen yandaşlarıyla Hüddam’ın üstüne gidecekti. Kimse bu kadının gerçek adını bilmiyordu. Atlantis’e getirildiği günden beri Hüddam diye çağrılırdı. Aslında bu bir unvan, bir lakap olmasına rağmen başka bir şey denmezdi onun için. Tek isim olarak bunu kullanırdı. Tiglath artık yorulmuştu. Biraz dinlenmesi ve savaşa hazır hale gelmesi gerekiyordu. Ayağa kalktı ve mağaranın çıkışına doğru ilerledi. Etrafa hâkim olan sessizlik, insanların kayıp sandıkları kıtanın asaletini artırmıştı. Yarın burada gerçekleşecek büyük savaşı düşünüyordu Tiglath. Bu diyarın kirlenmesi, ölümlerin artmasıyla Dünya yaşamı da sarsılacaktı. Tiglath bir anda belirsizlik, karamsarlık duygusuyla doldu. Buradaydılar… Gelmişlerdi… Tiglath bir anda cinlerine ulaşmaya çalıştı. Çok kısıtlı zamanı vardı. Yoğunlaşması gerekiyordu ancak şimdi kasıklarına yediği bir darbe onu sersemletmeye yetmişti. Gözlerinin önünde duruyordu işte. Kötülük cinleri, Atlantis hainleri ve Hüddam… İşte tam karşısındaydı, uzun zamandır onunla karşılaşmanın nasıl bir korku yaratacağını düşünüyordu. Şimdi ise hissettiği tek şey suçluluktu. İnsanlara haber vermeliydi. Hüddam uykularında onları ele geçirmeden bunu yapmalıydı. Cinler en çok uyurken etkili oluyordu. Bilinçaltınıza girebilir ve bir daha hiç uyanmamanızı sağlayabilirlerdi. Tiglath ayağa kalkmaya çalıştı. Sadece birkaç saniyesi olsa herkesi uyandırabilirdi. Bir şeyler yapmalıydı. Tüm zihnini zorlayarak Hüddam’ın beynine ulaşmaya çalıştı. Kadın çok güçlüydü bu yüzden başaramıyordu. Fakat bunu kullanabilirdi. Aklına bir fikir gelmişti. Bütün gücüyle kadının beynine baskı yaptı. Ne kadar güçlü olursa olsun bir yerden sonra o da yorulacaktı. Aradan birkaç saniye geçti ve Tiglath yine karnına bir darbe yedi. Fakat bu sefer pes etmemişti. Hüddam’a baskı yapmaya devam ediyor, bir karşılık bekliyordu. Kadının ordusu kendi insanlarına doğru harekete geçmişti. Bu olamazdı. İnsanlarının ölümüne izin veremezdi. Öfkeyle baskı yapmaya devam etti ve sonunda karşılığını aldı. Hüddam onu hızla beyninden itmişti ve buda Tiglath’ın istediği şeydi. Kendisine doğru geri gelen silahını –zihin gücünü- bir anda tam zıt yöne, kendi cinlerinin bulunduğu alana doğru gönderdi. Hüddam’ın karşılık vermesiyle daha da hızlanan gücü sonunda cinleri kontrol altına aldı. Şimdi kendi cinleri, Hüddam’ınkilerle savaşıyordu. Tiglath tiz bir şekilde çığlık atarak bağırmaya başladı. “Uyanın Atlantis halkı” sesi gerekli etkiyi göstermiş, Enlil başta olmak üzere herkes uyanmıştı. Mağaranın içinden dışarıya bir insan seli başlamıştı. Herkes kendine bir rakip buluyor, karşı koyuyor, Hüddam’ın ordusuna zafer kazanmaya çalışıyordu. Enlil Atlantis insanlarına komutanlık ederken, Tiglath cinleri yönlendiriyordu. Hüddam çok daha güçlüydü. Tiglath’ın cinlerinin sayısına göre oldukça fazla ruha sahipti. Atlantis insanları savaşlarını oldukça başarılı götürürken, Tiglath zorlanmaya başlamıştı. Her saniye gücü azalıyor, Hüddam’ın baskısı artıyordu. Enlil hiçbir yerde görünmüyordu. Nereye kaybolduğunu merak etti Tiglath. Ona bir şey olmasına dayanamazdı. Korkuyla gözleri savaş alanını dolandı. Gördüğü tek şey ölümdü. Enlil hiçbir yerde yoktu. Tiglath’ın dikkatinin dağılmasını fırsat bilen Hüddam baskısını artırdı. Artık adamın beynine girmeyi başarmıştı. Onun cinlerini de kontrol edebilirdi. Önce hepsini bir araya topladı ve sonra Atlantis direnişçilerinin üzerine gönderdi. Tiglath böyle biteceğini ummamıştı. Şimdi sadece korku dolu gözlerle bakıyordu. Cinler insanlarının üzerine gidiyor, o ise çaresizce izliyordu. Atlantis direnişçileri korkularıyla yüzleşmeye başlamıştı. Cinler en karanlık şekilde kendilerini gösteriyorlardı. Beyinlerine giriyor, anılarıyla oynuyorlardı. Kimisinin sevdiği kadını bir canavar haline getiriyor, kimisinin yere düşürerek bayılmasına neden oluyorlardı. Tiglath gözyaşlarını daha fazla tutamadı. İnsanları gözünün önünde ölürken daha fazla izleyemeyecekti. Bir anda beynine hücum eden bir dalga hissetti. Cinlerin kontrolünün tek tek kendisine geçtiğini görüyordu. Şaşkınlıkla Hüddam’ın olduğu tepeye baktı. Yoktu… Kadın yerde kanlar içinde yatıyordu. Arkasında ise kanlı bir bıçakla Enlil… “Herkes, ölümü tadacak” dedi Enlil Hüddam’a. Hüddam’ın yüzünde hafif bir gülümseme belirmişti. Aslında hiç üzülmüyordu. Sonuçta biten hayatı sadece Atlantis’teydi. Dünya’da yeni bir yaşam onu bekliyordu. Kim olduğundan habersiz göç edecekti ama yeteneği de onunla gelecekti. Belki bir erkek, belki de yine bir kadın olacaktı. Fakat geçmişini cinlerinin yardımıyla yeniden hatırlayacağını da biliyordu. Atlantis’teki ruhani yaşamını hatırlatacaklardı ona. Daha karıştıracağı bir Dünya vardı. Kovulduğu boyuta geri dönüyordu. Üstelik çok daha güçlü olarak… Buradaki savaşı kaybetmişti ama Dünya’daki savaşı daha yeni başlıyordu. Gülümsedi ve yolculuğuna çıktı. Büyük ihtimalle şu anda bir annenin rahmine düşüyordu.
* * * “Eminim kısa bir süre sonra ülkemizdeki sorunları atlatacağız” dedi Çin başbakanı. Neler olduğunu bilmiyordu ama son zamanda o kadar büyük bir nüfus patlaması yaşamışlardı ki bu söylediğine kendisi de inanamıyordu. Basına güler yüzle bakarken aslında her şeyin günden güne artacağını, sorunların büyüyeceğini biliyordu. Ama elinden bir şey gelmiyordu.
* * * “Lanet olsun neden her zaman senin istediğin olmak zorunda sanki. Bu çocuğun adını ben koysam ne olacak” “Hayır, o bir Amerikalı ve ismi de ona uygun olmalı, anladın mı?” “Ne yani ismi bir Müslüman ismi diye ülkeden mi atılacak.” Bu çiftin arasında her zaman bir kavga yaşanırdı. Özellikle oğullarının doğduğu bu gün ilk kez boşanmayı düşünmüşlerdi. Ama artık bir çocukları olduğuna göre böyle bir karar için çok geçti. “Ann. Tatlım bak böyle bir konuda tartışmak oldukça mantıksız” Müslüman erkek oldukça yumuşamıştı. Oğlu için yapıyordu bunu. “Pekâlâ, o zaman bir isim sen ver, bir isim de ben… Böylece kavga bitmiş olur.” Kadında yumuşamışa benziyordu. Başıyla onayladı. “Tamam, o zaman adı Math olsun” “Adı Math Hasan olsun” diye düzeltti adam. Çocuğunu kucağına aldı ve yüzüne bakarak gülümsedi. “Hoş geldin aramıza Math Hasan. Eminim bir gün çok iyi yerlere geleceksin” Çocuk doğduğundan beri bunu hissediyordu. Bazen uykusunda görüyordu. Bazense sadece korku dolu kâbuslar beynine hücum ediyordu. Kâbuslarında kulağına tek bir kelime fısıldanıyordu beyninde yankılanıyordu. Sessiz ve derinden: “Hüddam… Hüddam…”
Yorum (55)
![]()
ismet
dedi ki:
|
|||||||||||||||||||||||||
İlk yorum benden olsun diyecektim ama Furkan arkadaşım benden önce davranmış. Tek kelimeyle muhteşem olmuş. Öykü sürkleyiciydi ve okuyucu okurken olayların içindeymiş gibi hisettiriyordu. Öyküde geçen isimleri sen bulmuşsun galiba. İsimlerde oldukça güzel ve rahat okunuyordu. Eline ve kalemine sağlık... |
ismet
dedi ki:
Remziye
dedi ki:
İsmet kardeşim; ben uzun zaman olduki böyle roman yada çok uzun yazılarla muatap olamadım nedeni de migren illeti, ama bu siteye üye olalı inan nerdeyse en uzun hikayeleri bile nefes almadan okuyorum sanki. Senin bu hikayeni de dinlenmeli iki aşamada okudum mecburen veeeee bayıldımmmmmmmmmm harika bir hikaye olmuş yüreğine, kalemine sağlık, bir an geçmişte yaşadığım bir olayın içine çekti beni, denizde ve gemide yaşadığım, harikasın |
Toyotomi
dedi ki:
ismet
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Toyotomi
dedi ki:
Remziye
dedi ki:
Sevgili İsmet temennilerin için teşekkürler ama ne yazıkki kurtulmam imkânsız çünkü saresi olan bişey değil yani iyi de olmuyor, öldürmüyor da süründürüyor ne yapalım her kesin imtihanı bir türlü bu da benim imtihanım, Allah'tan gelene hamdolsun, beterin beteri var Rabbim herkesi beterinden korusun. Reha can oğlum en iyi sen bilirsin bu annenin baş ağrısını değilmi annem ![]() |
ismet
dedi ki:
Toyotomi
dedi ki:
serap
dedi ki:
| Çooook güzel bir öykü gerçekten. Ben çok çok beğenerek ve soluksuz bir şekilde okudum... Edebi açıdanda gerçekten çok fazla sanatı içinde barındıran bir öykü. Hele okurken bir üçleme dikkatimi çekti "üç şimşek üç ayrı yerde çakmıştı. Her şimşek düştüğü yerde üç büyük kayayı paramparça etmişti. Parçalanan kayalar üç ayrı denize düşmüş, her denizde üç büyük dalga oluşmuştu. Dalgaların her biri üç evi içine almıştı. Sonra hepsi birleşerek Gemiyi düzeltmiş ve ölümcül yolculuk başlamıştı" ,çok sanatsaldı gerçekten. Kurgun güzel başarılarının devamını dilerim. |
Dilecta
dedi ki:
ismet
dedi ki:
seda
dedi ki:
Öykünü ilk ben okudum ama ilk yorum bana nasip olmadı . Biliyorsunki ben senin yayınladığın hemen her öyküyü zevkle okuyorum. ( Zaten öyle olmasa en ufak bir takıntıda senin yanına koşmazdım) Bu öykünde tıpkı diğerleri gibi çok güzel bir emek ve kurgu. Her öykünün bir devamı var gibi. Sanki mükemmel romanlara açılan sihirli kapı gibi öykülerin ama artık diğerlerininde devamını getirmelisin bence. Emeğine sağlık. ![]() |
ismet
dedi ki:
seda
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Eray Usta
dedi ki:
ZIHUATANEJO
dedi ki:
| Ben en çok Atlantis'te ölen insanların bizim dünyamızda beden bulmalarını sevdim. Hikayenin uzunluğu gayet iyiydi. Hatta bazı kısımları kısa buldum diyebilirim. Bazı yerlerde yazım yanlışları vardı. Bunlar küçük detaylar ama bir tanesini dört defa tekrarlamışsın. Bu yüzden söylemeden geçemeyeceğim. "Bugün" sözcüğünü dört yerde " bu gün " diye yazmışsın. Bu sözcüğün bitişik olması gerekiyordu. "Ferman doktorun uyarısına daha fazla sinirlendi ve sesini biraz daha yükselterek çığlıklar atıyordu." Sanırım bu cümlende bir düşüklük var. Aynı şekilde "Hücreye geldiğinde bitap düşmüş Ferman'ın yanına gitti ve eğildi." Bu cümlede de bir düşüklük var. Bir de hikayenin başındaki Atlas Okyanusu'na atılma olayını anlayamadım. Neden doktor böylesine fantastik bir karar alıyor ki? Sonuçta Bakırköy Hastanesi'ndeler. Doktor madem Ferman'ı denize atacak neden Marmara Denizi'ne atmıyor? Neden koca bir Avrupa kıtasını geçmek istiyor? Kaldı ki yanında bir hastayla Avrupa kıtasını nasıl aşabilir? Doktor'un böyle birşey yapmaya gücü ve yetkisi var mı? Buna nasıl izin verirler? Keşke bu seyahatin detaylarını az da olsa anlatsaydın. Bu kısım bana hızlı geçilmiş gibi geldi. Hikayenin fantastik boyutu ve tadı gayet iyiydi. Bir çırpıda okuduğumu söylemek isterim. Kesinlikle sıkılmadım. Hikayelerinden aldığım tat günden güne artıyor. Emeğine ve kalemine sağlık İsmetciğim ![]() |
ismet
dedi ki:
| Yorumun için teşekkür ederim Yüksel abi. Doktor Marmara denizine atmıyor çünkü Ferman'ın bazı özel yetenekleri var. Yani bazı varlıklar tarafından korunuyor. Eğer Marmara Denizi gibi küçük ve aşılması kolay bir denize atılsa oradan rahatlıkla kurtulabilirdi. Onun yerine vahşi hayvanlarla, çok düşük bir sıcaklığı olan Atlas okyanusuna atıyor. Burada ölme ihtimalinin daha fazla olduğunu düşünüyor. Ferman'dan o kadar çok korkuyor ki tüm bunları yapma ihtiyacı duyuyor. Belki de daha önce öldürmeyi denedi ama bunu başaramadı ve böyle bir yol denedi. Birde zaten Tiglath tüm bunları kürede görüyor. Yani gerçekleşecekleri biliyor ve bu yüzden kendini öldürerek Dünya'ya geliyor. Yani kaderini görüyor diyebiliriz. Umarım açıklamam yeterli olmuştur. ![]() |
ismet
dedi ki:
ZIHUATANEJO
dedi ki:
| İsmetciğim Marmara Denizi bir örnekti. Benim söylemek istediğim doktorun Ferman'ı Atlas Okyanusu'na kadar nasıl götürdüğüydü? Buna nasıl gücünün yettiğiydi? Sonuçta o sadece Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde çalışan bir doktor. Ferman'ı Atlas Okyanusu'na götürebilecek kadar ödeneği nereden ve nasıl buldu? Benim kafamı kurcalayan nokta bu olmuştu. Ama sanırım senin dediğin, bunu yapmasını sağlayanın, bütün yol boyunca her türlü aksilikleri ortadan kaldıranın Ferman olmasıydı. Ferman yüksek gücüyle hastaneden çıkışından Atlas Okyanusu'na atılmasına kadar olan her türlü olayı kurguladı ve gerçekleştirdi. Onun bu üstün gücüne kimse karşı gelemedi.Bu kesinlikle mantıklı. Ben sadece hikayenin bu kısmının biraz daha detaylı anlatılmasını isterdim. Ama aslında hikayenin bu kısmını uzatmamakta da haklısın. Çünkü öyle yapsaydın bu sefer öykü daha da uzayacaktı ve biliyorsun ki uzun öyküler malesef fazla okuyucu bulamıyor ve haliyle yorum da almıyor. Hikayenin o kısmı için yaptığın açıklamalar için de teşekkür ederim. Tekrardan emeğine ve kalemine sağlık. |
ismet
dedi ki:
seda
dedi ki:
ZIHUATANEJO
dedi ki:
Abdulvahap
dedi ki:
| III. Tiglath-Pileser (İbranice kullanım biçiminden[1], Akatça: Tukult?-apil-E?arra) (M.Ö. 745 - 727[2][3]) M.Ö. 8. yüzyılda hüküm sürmüş olan ve Yeni Asur İmparatorluğu'nun kurucusu olarak kabul edilen[4] ünlü bir Asur kralıdır. Suriye ve Filistin'i alarak ülke topraklarını genişleten III. Tiglath-Pileser, Asur ve Babil krallıklarını tek çatı altında birleştirmiştir (M.Ö. 72 Hüddam, cinlerin şeytanın ilmiyle insanların üzerine saldırtılmasıdır. Enlil, Mezopotamya mitolojisindeki baş tanrı. Rüzgarın tanrısı olan Enlil, dünya ile cennet arasındaki gökyüzünün tanrısıydı. Tecavüz, Sümer efsanesine bile konu olmuş. Tanrı Enlil, Tanrıların başı olduğu halde, evlenmeden önce karısını aldatarak zorla tecavüz ettiği için Tanrılar meclisince yeraltı dünyasına sürülmüş. Yorum yapan arkadaş Yücel mi yoksa Yüksel mi? . Ama yorumuna katılıyorum. Ayrıca Helikopterin İstanbuldan Atlas okyanusuna gidebilmesi için deposundaki yakıt tam dolu olsa bile yeterli olmayacaktır. Artı özel bir hava aracı ile o kadar ülkenin hava sahasından geçmek o kadar kolay değildir. İsimimlerin nasıl bir araya getirildiğini anlamadım ama boş isim değil bunlar. Yukarda isimlerle ilgili araştırmalarım var. Gelecekle ilgili yazdığın zaman istediğin ismi yazabilirsin ama kutsal kitaplarda bile geçen geçmişten bahsederken bence isimlere dikkat edilmeli. Tebrik ederim. |
ismet
dedi ki:
| Öncelikle yorumun ve yaptığın araştırmalar için teşekkür ederim. Aslına bakarsanız İstanbul ve Atlas Okyanusu arası çok da fazla bir mesafe değil. Yani deponuz doluysa ve yanınızda bir kısım daha yedek yakıtınız varsa imkansız bir şey değil. Bir de bu adam çokda sıradan birisi değil. Götüren doktor da hastanenin başekimi. Zaten en başında belirttim. Doktor bunu yapmak için uzun zamandır düşündüğünü söylüyor. Yani Ferman'ın yaptığı şeyler kendisini o kadar korkutuyor ki masrafları bir kenara bırakarak bu adamdan kurtulmaya bakıyor. Mesela adam bir çığlığıyla tüm Bakırköy'ü inletiyor. Doktorda kurtulmak istiyor haliyle. İsimlere gelince. Aslına bakarsanız isimleri pek fazla araştırmadım. İnternetten baktım ve hoşuma gdenleri hikayeme ekledim. Hz. Nuh'un soyundan gelenler SÜryani olduğu için isimleri de Süryani ismi seçtim. Muhakkak ki her ismin tarihte bir karşıtı vardır ancak benim kurgumda tarihle bir alakası yok. Ama olduysa bile güzel bir rastlantı olmuş. Dikkatli okuyucular için hikayenin manasını artırmış. Yorumun için tekrar teşekkür ederim. Bu arada yorumu yapan abinin adı Yüksel ![]() |
Arquette
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Eray Usta
dedi ki:
ismet
dedi ki:
seda
dedi ki:
nagihan
dedi ki:
ismet
dedi ki:
serdal
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Bircan Bolat
dedi ki:
ismet
dedi ki:
BN CN
dedi ki:
seda
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Salih Burak
dedi ki:
Tebrik ederim ismet. Gerçekten güzel bir kurgu kurmuşsun. İlk başta Nuh ile Atlantis'i nasıl birleştirecek dedim ama başardın ve güzel de başarmışsın. Bir de şu helikopter olayına ben de takıldım yaa Benim sorunum benzin değil, sonuçta adam bir hasta için helikopter bulabilecekse benzini de bulur da, helikopteri nasıl buldu yaa? Ama kurgu gereği öyle olması gerekti oldu dedim geçtim. Süpersin, başarılarının devamını diliyorum. |
ismet
dedi ki:
Salih Burak
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Salih Burak
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Salih Burak
dedi ki:
Eray Usta
dedi ki:
Serdar Cekinmez
dedi ki:
Ismet hikayeni bitirdikten sonra yorumlari da okudum. Hikaye kadar da yorum var zaten Herseyden önce eline saglik. Cok karmasiklasmaya çok elverisli bir kurgunun altindan isabetle kalkmissin. Farkli olmus, orijinal olmus. Kurgusu yaraticilik kayniyor. Ben isimlerin de seçilerek (anlamlarina göre) yazildigini düsünmüstüm, yorumda internetten rastgele buldugunu söylemissin. Helikopter meselesi artik milli derdimiz oldu bir de ben söylemeyeyim Yorumculardan biri sanatsal içerigini begenmis. Ama iste benim de elestirecegim tek konu o. Pek sanatsal kaygi tasidigini ileri süremeyiz. Düzgün, berrak cümleler kurmussun. Ama cümle yapilarin (Büyük ihtimalle bu senin tarzindir. Ya da belki çogunlukla yabanci/ çeviri kitap okudugundan öyledir) okuyucuya çok fazla detayi bedava veriyor.Okuyucu olarak kurgunu takip ederken gereken hayal gücüne,cümlelerini okurken ihtiyaç duymuyoruz. Bir örnek vereyim : "Adam bir süre sessiz kaldı. Sorunun cevabını gerçekten o da çok merak ediyordu. ?Evet? diyebildi sonunda" Yani bunu okurken okuyucunun gözünde o adamin tereddüt ani canlanmiyor. Bir anlamda bize o ani ögretiyorsun ama yasatmiyorsun. Herhalde daha canli cümlelerle daha harika bir hikaye çikabilirmis diyorum. Gerçekten yaraticiligini tebrik ediyorum. Yeni hikayelerini okuyabilmeyi diliyorum. |
ismet
dedi ki:
John K.
dedi ki:
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







. Biliyorsunki ben senin yayınladığın hemen her öyküyü zevkle okuyorum. ( Zaten öyle olmasa en ufak bir takıntıda senin yanına koşmazdım) Bu öykünde tıpkı diğerleri gibi çok güzel bir emek ve kurgu. Her öykünün bir devamı var gibi. Sanki mükemmel romanlara açılan sihirli kapı gibi öykülerin ama artık diğerlerininde devamını getirmelisin bence. Emeğine sağlık.
