Bir Spartalının Maceraları(Bölüm 3)
(3 oy)
Yazar Furkan   

                                          

                         Yine yeni bir gün doğmuştu. Bu gün güneş       Sparta dağlarının ardından daha bir mağrur ve gururlu bir şekilde doğmuştu. Her neyse. Her gün yaptığımız rutin işleri yaptıktan sonra nöbet yerime doğru yola çıkmıştım. Aslında çokta uzak bir yer değildi. Ama bu gün bir gariplik vardı. Sabahın daha neredeyse ilk ışıkları olmasına karşın Sparta sokaklarında insanlar gruplar halinde dolaşmaya başlamıştı. Bu manzaraya akıl erdirmek güçtü. Kısa ve zevkli bir yürüyüşten sonra nöbet yerine ulaştım.

 

                          Ancak sarayda nöbetçiler yoktu. Hemen Sokratis'in odasına hızlı adımlarla çıktım. Oda odasında yoktu. Peki ama neredeydi bunlar? Sonrasında ise pencerenin yanına doğru yürüdüm. Bir, iki adım attıktan sonra dışarıya baktım. Pencere direk olarak limanı gösteriyordu. Dışarıya baktım ve hayretler içerisinde kaldım. İçimden sessiz bir şekilde:''Zeus aşkına! Neler oluyor burada.'' Dedim ve hemen limana doğru büyük bir süratle koşturmaya başladım. Büyük gemiler limana yanaşmaya başlamış ve insanlarda akın akın oraya toplanmaya başlamıştı. İnsanların arasında onları yararak ilerliyordum. En sonunda limanı kuş bakışı bir şekilde izleyebileceğim küçük bir tepeciğe geldim. Arkamda ise sayısı belirsiz bir insan topluluğu görüyordum. Ancak ensemde bir soğukluk hissettim. Yorgun bir at kişnemesi kulaklarımı kötü hissettirdi. Arkama döndüm ve Sokratis'i gördüm. Ona şaşkın bir şekilde şöyle sordum:   ‘’Kralım, bu kalabalık ve gemilerde nelerdir?’’   ‘’Az sonra öğreneceksin Nikolaos az sonra.’’ Beni merak içerisinde bırak neredeyse onun karakteristik bir özelliği haline gelmişti. Lakin bu merak bit yandan da hoşuma gitmiyor değil di. Ama sabırsız bir kişiliğim vardı. Sokratis hızlı bir şekilde tepeden aşağıya doğru yavaş bir şekilde atını ilerletmeye başladı. Bende onun ardından yaya bir şekilde yürümeye başladım.                          

 

                                     Rüzgar yüzümüzü soğuk bir şekilde yalıyordu. Gemilerde kıyıya iyice yanaşmış ve tüm haşmetleri ile gövde gösterisi yapıyorlardı. Onların hemen yanında olduğum için önce kendimi sanki bir cüce olarak gördüm. Bu yapılar çok büyük ve güzeldi ama akılları yoktu. İşte, işte insanoğlunun mükemmel yaratılışı ve onun dünya üzerindeki en yüce varlık olduğunun kanıtı.                          

 

                                     Birazdan gemilerin yanından geçerken Sokratis uzaktan göründü ve bana seslendi:   ‘’Nikolaos, buraya gelir misin?’’   ‘’Peki kralım, hemen geliyorum.’’ Adımlarımı biraz daha hızlandırarak kısa süre içinde Sokratis’in yanına vardım. Sonrada biraz sert bir sesle:   ‘’Emredersiniz kralım.’’ Dedim. Sonrasında bana öneride bulunurmuşçasına:   ‘’Dostum Nikolaos. Şu tarafa bakar mısın? Oraya git. Gördüğün askere bir kere merhaba de bakalım sana ne diyecek.’’ Bu sözlerin hiç birini anlamamıştım. Sokratis’in dediğini aynen yerine getirdim. Daha sonrasın da o asker yüzünü güneş ışıklarının denize vurduğu yerden Sparta halkına döndü. Karşısında ben vardım. Onu görünce kendimi şoke olmuş gibi hissettim. Çünkü tam karşımda oğlum İonnisos duruyordu. Sevinçten göz yaşlarım yavaşça  süzülmeye başlamıştı. Aynı göz yaşı damlaları onun gözlerinden de akıyordu. Sonrasında ise sanki bir daha yüzünü görmeyecekmişim gibi ona sarıldım öyle sarıldım ki tüm gözler bir anda bizim üzerimize yoğunlaştı.                          

 

                                      Onu alıp tıpkı küçüklüğündeki gibi kaldırmak istedim ama oda artık büyümüş ve babası ile savaşacak yaşa gelmişti. Sonra ise uzun uzun birbirimizi süzdükten sonra Sokratis’in yanına doğru adımlar atmaya başladım. Onun yanında da benim oğlumun yaşında bir genç vardı. Önce kim olduğunu anlamadım. Sonra biraz baktım ve onun Sokratis’in oğlu olduğunu anladım. İonnisos çevik bir hareketle onun üzerine doğru hızla koşmaya başladı. Nede olsa onlar eski dostlardı. Daha sonrasında ise saraya doğru yola koyulduk. Sparta halkından kişilerde kendi oğullarını, kocalarını ve yakınlarını buluyor tıpkı bizim gibi onlarda hasret gideriyorlardı. Biraz uzun bir yürüyüşten sonra saray avlusunun içindeki yeşilliklerden geçtik ve biraz da derin sayılabilecek bir havuzun başına geldik. Orada ise iki eski arkadaş tıpkı bizim gençliğimizde yaptığımız gibi sıcak bir sohbete başladılar.                          

 

                                        Ne dediklerini belki duyamıyordum ama içlerindeki düşüncelerini hareketlerine yansıttıkları için onları biraz da olsa anlayabiliyordum. Sonrasında Sokratis sanki bir söze başlayacakmış gibi öksürdü ve koruyucu bakışlarını bana çevirerek:   ‘’Evet dostum, şimdi merak ediyorsun değil mi onlar ve daha yüzlercesi Sparta’ya neden geldi diye. Ben sana kısaca açıklayım. Onlar Yunanistan Seferi için yani Korint Savaşı için geldiler. Hepsi senin emrinde.’’ Dedi ve biraz duraksadı. Oğluna derin derin baktı ve şöyle ekledi:   ‘’Oğlumda senin komutan altında olacak. Nikolaos, onlara dikkat et. Onları korumaya çalış.’’ Dedi ve ben hemen söze başladım:   ‘’Sokratis sen ne diyorsun. Senin oğlunu korumak benim görevim. Hem sen benim can dostumsun. Sen onları merak etme. Ares’inde izni ile Korint Şehri’ni alacağız.’’ Sonra bizde birbirimize sarıldık ve Sokratis odasına bende nöbet yerime geçtim.                          

 

                                     Yaklaşık bir saat önce bana işkence gibi gelen nöbet görevim şimdi ise beni hiç umutsuzlandırmıyordu. Çünkü nöbetim bitince oğlumun yanına gidecek ve ondan öğrendiklerini benim üzerimde uygulamasını isteyecektim.                           Bu şekilde saatler birbiri ardına geldi ve akşam oldu. Bende nöbetimi devredip evime doğru yola koyuldum. Kısa sürede oğlumun gelmesinin verdiği sevinç ile de hızla hedeflediğim noktaya geldim. Hemen bir şeyler yedikten sonra oğlumla konuşmaya başlayacaktım ki o hemen sözüme girdi:   ‘’Baba, bu gün çok yorgunum. Uzun yoldan geldiğimi biliyorsun. İzin verirsen biraz dinlenmek istiyorum.’’   ‘’İzin senindir oğlum.’’ Dedim. Aslında ona biraz sinirlenmiştim. Çünkü benimle konuşacağı bir şeyler olmalıydı. Ama o konuşmak yerine yatıp dinlenmeyi düşünüyordu. Ama olsun, bundan sonra zaten hep yanım daya bol bol konuşuruz onunla.                           

 

                                   Bu düşüncelerim çok fazla geçmeden bende terasa çıktım. Biraz hava almak iyi gelir ve beni yatıştırır diye düşünüyordum. Daha sonrada düşüncelerimi arındırdıktan sonra yatağıma geçtim ve uzun bir uykuya daldım.                                                  

                                            10 Gün Sonra

                         Artık nöbet tutma ihtiyacım yoktu. Çünkü bu gün sefer günüydü. Davulların derinden çalıp, boruların derinden öteceği Yunanistan’ın zafer günüydü. Birkaç gün önce yola çıkmıştık. Korint Şehri’ne çok az bir yer kalmıştı. İleriye gönderdiğim habercilerden birer birer Korint’in göründüğü haberi geliyordu. Makedonya bayraklarının sallandığını söylüyorlardı bana. Ama içimde bir kuşku vardı aynı zamanda bir umut. Ama neydi bu. Hayatımda ilk kez önemli bir işe kalkışıyordum. Belki içimdeki kuşkunun sebebi buydu. Ama umudumu neye bağlayacaktım… İşte bunu bir türlü bulamıyordum. Sayı üstünlüğümüz mü? Belki. Tanrıların kralı Zeus’un bizim yanımızda olması mı? Belki. Onlardan emin olsam da kendimden bir türlü emin olamıyordum. Her an bir kuşku bir telaş vardı. Ama bunların hepsinden üstün bir his taşıyordum içimde, işte o hissim umuttu. Her şeye rağmen yüzümdeki gülümsemeyi eksik tutmuyor askerlerime moral dağıtmaya çalışıyordum.                          

 

                            Bizde biraz daha ilerledikten sonra tüm ihtişamı ile karşımızda Korint Şehri’ni gördük. Orayı gördüğümde etkilenmediği mi söyleyemem. Bu güzel şehri yakıp yıkmak aklıma geldikçe daha savaşa hiç başlamadan geri dönmeyi düşünüyordum. Sparta’ya dönmek istememin sebebi beklide içimdeki korkudur. Bu korku, Makedonyalı askerlerin surlara çıkmaları ve şavaşa hazırlanmalarıyla daha artıyordu. Aslında bu işi kabul ettiğimde bu kadar zor olduğunu tahmin bile edememiştim. Artık, bu korku ile yüzleşmenin vakti gelmişti.                          

 

                               Korint Şehri’ni yukarıdan gören bir alana çadırlarımızı kurduk. Her dakika çadır sayıları artıyordu. Burası ufak tefek tepeciklerin bulunduğu bir alandı. Tüm şehir ve tüm kamp alanını tamamı ile görebileceğim bir tepenin üstüne çıktım. Aşağı baktım. Bakarken korktum. Aslında neden korktuğumu bende bilmiyordum. Biraz bu düşüncelerimle yalnız kaldıktan sonra oğlum İonnisos yanıma geldi. Hafif rüzgarın estiği havada oda gözlerini çadırlara çevirdi. Ama o umutluydu. Her şeye rağmen umutluydu. Bana döndü ve:   ‘’Baba. Saldırıya ne zaman geçeceğiz?’’   ‘’Dur bakalım İonnisos. Daha yeni geldik. Önce küçük saldırılarla onları yıpratalım diyorum. Çünkü burası büyük bir şehir ve içeride ne kadar asker var bilmiyoruz. Hem onları tek saldırıda yenilgiye uğratamayacağımızı düşünüyorum.’’ İonnisos biraz durdu ve düşündü. Bu fikir onunda aklına yatmıştı.                                    

 

                                 Biraz daha durup aşağıya baktıktan sonra ikimizde de çadırlarımıza çekildik. Çadırların arasından yel gibi geçip giderken askerlerin bana ‘’Komutanım’’ dediğini duydukça bir çocuk gibi seviniyor ve öz güvenimi tazeliyordum. Bu gece çok iyi bir uykuya ihtiyacı vardı. Çünkü yarın saldırı başlıyordu. Oğlum İonnisos’un da yanımda uymasını istedim ve ona son kez:   ‘’Yarın benim yanımdan ayrılma.’’ Dedim. Onun için endişeleniyordum. Ama buraya savaşmak için gelmişti, ve savaşmalıydı. Derin bir uykuya çoktan dalmıştım bile.                          

 

                          Sabah olmuştu. Herkes bir koşuşturma içindeydi. Kimi zırhını giyiyor, kimi saflara geçiyordu. Bu gün şehri tam anlamı ile kuşatmayacaktım. Ama bir şey dikkatimi çekmişti. Şehrin arka yanında büyük sayılabilecek bir dağ uzanıyordu. Şehri ele geçirirsem ilk olarak oraya gidecektim. Merdivenler hazırlanıyor, okçular ise oklarını sadağılarına yerleştiriyorlardı. Aslında ilk saldırıyı daha erken bir saatte yapmayı planlıyordum. Ama askerler yavaş olunca haliyle saldırıda gecikmek zorunda kaldı. İonnisos hazırlanmış ve yanımda yerini almıştı. Her tarafımda büyük bir kalabalık vardı. İlk defa böyle bir tablo ile karşılaştığımdan şaşkındım.                                 

 

                                Orduyu komuta ettiğim için ufakta olsa bir konuşma yapmak zorundaydım. Atımla birlikte öne çıktım. Tüm gözler bana dönmüştü. Ağzımdan çıkacak bir kelimeye bakıyorlardı. Galiba biraz daha bekleyeceklerdi. İlk olarak şehre uzun uzun baktım. Makedon askerlerinin surlara çıkışını izledim. Sonrada askerlerime döndüm ve konuşmama şu şekilde başladım:   ‘’Yunanlılar, askerlerim. Bugün burada şu karşıda görmüş olduğunuz şehri ele geçirmek için toplandınız. Ben oraya baktığımda, çok güzel bir şehir ve içerisinde de bir grup korkak görüyorum. Zeus ve Ares bizim yanımızda. Bugün onları bir tartalım diyorum. Bakalım cesaretleri ve kahramanlıkları nasılmış.’’ Dedim ve tüm askerler savaş pozisyonuna geçti. Sonrada şöyle ekledim:   ‘’Hadi öyle ise Yunanistan’ın yiğit askerleri koşun ve tanrıların onurunu kazanın.’’                                              

 

                              Daha sözler ağzımdan yeni çıkmıştı ki ön saflardaki askerler hücuma kalktı. Bende atımdan indim. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum ama kendimi sıradan bir asker olarak görüyordum. Merdivenler ve askerler Makedon okçularının menziline girmişti. Benin yaya olarak surlara doğru koştuğumu gören İonnisos’ta atından indi ve beni takip etti. Makedonyalılar oklarını fırlatmaya başlamıştı. Üzerimizde bir gölge hissettik ve acınası seslerde o gölgeyi izledi. Onlara daha hızlı olmalarını belirtmek istiyordum ama nedense bir şey söyleyemiyordum. En sonunda:   ‘’Kalkanlarınızı kullanın. Onlardan korkmayın.’’ Diyerek bağırdım. Herkes bir anda kalkanlarını kendine siper ettiler. Biraz daha koştuk ve merdivenlerin surlara dayandığını gördük. Hemen o tarafa doğru yönümü değiştirdim ve merdiven başına geldim. Yukarıya çıkmaya çalışan askerler bir bir ölüyorlardı. Kalkanımı bir kenara bıraktım. Mızrağımı aldım ve okçuların en önündeki Makedon’a fırlattım. Mızrağın şiddetli bir şekilde çarpması ile oda Hades’in mekanında yerini aldı. Benim mızrak fırlattığımı görenler de ellerinde ne varsa fırlatıyor ve merdivenlere yürüyorlardı. Makedonlar teker teker ölüyorlardı ve nihayetinde merdivenden çıkan ilk Yunanlı gözüktü. Onu görenler daha da cesurca davranıp sanki yarıştaymış gibi merdivenlere çıkıyorlardı. Ama onlardan önce ben vardım. Büyük bir hızla surlara çıktım. Kılıcımı çektim ve karşıma çıkan ilk Makedon’u sert bir şekilde öldürdüm. Ama sanki düşman hiç azalmıyordu. Ben bir öldürüyorsam onlar on çoğalıyorlardı. Ama Yunanlılar cesurca savaşıyor ve düşman hattını yarıyorlardı. Gördüğüm tablodan açıkçası korkmuştum. Önümde bir sürü ölü, ağır bir leş kokusu ve daha fazlası…                           

 

                                Düşman kaçışmaya başlamıştı. Bir yiğit Yunanlı burca çıkmış ve Yunan bayrağını dikmişti. Makedonların yüzlerinde ölüm korkusunu seziyordum. Bu hallerini görünce ne kadar çaresiz olduklarını anladım ve zaferi kazandığımızı düşündüm. Yaptığım tüm planları unuttum ve herkese daldırmalarını söyledim. Burçlardan aşağıya inen Yunanlılar falanks pozisyonuna geçiyor ve düşmana mızraklardan bir duvar örüyorlardı. Bende onların arasındaydım. Sadece mızraklarımızı uzatmıştık ve kalkanlarımızla birbirimizi korumaya çalışıyordum. Ama bazıları çok sabırsızlanmıştı. Askerin bir tanesi bana döndü ve:   ‘’Komutanım, burada sadece böyle durmaya mı geldik? Saldıralım ve işlerini bitirelim diyordu.’’ Bende ona döndüm ve şunları söyledim:   ‘’Tamam asker, öyle olsun. O zaman boruyu çalın.’’ Dedim ve arkadan çok cılız bir boru sesi geldi. Makedonyalılar parçalanmaya başlamıştı. Bunu da fırsat olarak saydığımdan falanksı kaldırdım ve kılıcımı çektim. Makedonları bir bir öldürüyor ve hiç arkama bakmıyordum. Çok yorulmuştum. Bunun için de yerimi başka Yunanlılara verdim. Arka saflara doğru ilerledim ve nefes alacak bir yer buldum. Ön saflardan bir asker geldi ve:   ‘’Komutanım, düşman sokaklara kaçmaya başlıyor. Efendim, sivilleri öldürelim mi?’’ Diye bir soru yöneltti. Biraz düşündüm ve:   ‘’Hayır.’’ Dedim.’’Hayır sivillere bir şey yapmayın. Sadece elinde silah olanlara saldırın.’’ Dedim. Tüm sokaklardan aynı ses geliyordu. Bunlar zafer için gerekli olan seslerdi. Biraz daha savaştıktan sonra düşman silahlarını bıraktı. Ama neye yarar, hepsini öldürdük. Şehir merkezine geldim ve bir Yunan bayrağı aldım. Sonrada Makedon bayrağını çıkardım ve bizim bayrağımızı yerleştirdim.                           

 

                              Böylece zafer bizim oldu. Askerlere şöyle söyledim:   ‘’Askerler, Yunanlı dostlarınızı ve Makedonları alın ve hepsini gömün.’’ Dedim. Sonrada şehrin sarayına doğru adımlar atmaya başladım. Yüzümde küçük bir tebessümle yeni evime baktım. Her şey bir anda değişmiş ve büyük bir general olmuştum. Bir  kaç gün sonra ise karşıdaki dikkat çekici dağa gidecektim.                                                          



Yorum (10)add comment

Furkan dedi ki:

 
Bu hikaye beğenilmedi galiba arakdaşlar değil mi? smilies/cry.gif smilies/cry.gif
Mart 02, 2010

Kunio Kun Tachi dedi ki:

 
"Oda odasında yoktu." yerine
"O da odasında yoktu."
??Kralım, bu kalabalık ve gemilerde nelerdir??? yerine
??Kralım, bu kalabalık ve gemiler de nelerdir???
"Bende onun ardından yaya bir şekilde..." yerine
"Ben de onun ardından yaya bir şekilde..." gibi.


'-de' yi ayır bu gibi yerlerde.
Bir çok yerde bu bağlacı yanlış kullanmışsın. Seni uyarmam gerekti bunun için.
Ama kurgusal anlamda gerçekten çok beğendim. Zaten sadece imla hataları çok ama bir kaç pratikle bunu da atlatırsın. Ne de olsa profesyöneller bile imla hatası yapar.
Bunun haricinde yazımın da çok gelişmiş.
(Yazılarını takip edeceğimi söylemiştim kardeşim.)
Bu arada, merak etme yorumların gelmemesini öykünün beğenilmediği anlamında algılama lütfen. Şu an şubat ayı öykü yarışmasına oylamalar var ya ondandır.
Neyse çok uzattım.
Kalemine ve klavyene sağlık kardeşim. İmla sorununu da çözersen çok iyi olacaksın, bunu biliyorum. smilies/smiley.gif smilies/smiley.gif smilies/smiley.gif
Mart 03, 2010

ahmet dedi ki:

 
Bundan önceki bölümlerde daha çok konuşmalara yer vermiştin. Ama bizim söylediklerimize kulak verip hatanı anladığın bu bölümde belli oluyor Furkan. Genellikle yukarda ki arkadaşımın dediği gibi ''-de'' yi daha dikkatli kullanmalısın ve bir kaç sözcükte de hece eksikliği gözüme çarptı.
Yinede güzel olmuş kalemine sağlık...
Mart 03, 2010

Furkan dedi ki:

 
Çok sağolun arkadaşlar. Bundan sonra o gibi yerlede ''-de'' bağlacını ayırarak kullanırım. çok sağolun
Mart 04, 2010

Tolga dedi ki:

 
Sonunda hiakyeye biraz aksiyon katmışsın eline emeğine sağlık güzel olmuş. Ancek benim merak ettiğim nokta bu kadar olağan ve normal syreden olayları nasıl fantastik bi hikayeye bağlayacağın . Hep birlikte görücez bakalım smilies/smiley.gif
Mart 05, 2010

Furkan dedi ki:

 
Bence de birazcık daha sabrederseniz dördüncü bölümde çok heyecanlı bir yazı sizi bekliyor olacak.
Mart 05, 2010

Furkan dedi ki:

 
Arkadaşalar aklımda çok çok güzel fikirler beliriyor, bunun için Bir Spartalının Maceraları öyküsü romana dönüşecekmiş gibime geliyor. smilies/smiley.gif
Mart 07, 2010

Kunio Kun Tachi dedi ki:

 
Bence fena olmaz. Ne de olsa oralar bir zamanlar bizim de toprağımızdı ve roman olursa bu yazı dizisi, yabancılara iyi bir gönderme olur.
Mart 14, 2010

Furkan dedi ki:

 
Ben bu konu da tarihten çok kahramanların maceralarına değineceğim galiba. Ama işin içine biraz da tarihi olayları katmanın güzel olacağını düşünüyorum.
Mart 14, 2010

çağatay dedi ki:

 
işte ozaman güzel bir roman olur
Temmuz 19, 2010

Yorum yaz.
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki   Sonraki >