SUBUTAY Zoraki Kaşifler 1
(4 oy)
Yazar Abdulvahap   

                                           Dünya’ya göre çok uzak ama onlara göre yakın olan Sabar yıldız sisteminde

                 Orona gezegeninde bir konferans salonunda;

                         “Saygıdeğer ittifak üyeleri! İmparatorluk her gün biraz daha güçleniyor.Bizimse,

                 üzülerek söylüyorum, önemli kayıplarımız var. Kutsal yasalara hiç uymuyorlar, ele

                geçirdikleri ilkel gezegenleri sömürdükleri yetmiyormuş gibi halklarını kendi amaçlarına

                uygun eğitip bize karşı savaşta kullanıyorlar. Bir çözüm bulmalıyız Aksi halde

                birliğimizde güven sorunu oluşacak, beklide dağılma tehlikesi oluşacak!”

                            Konuşmayı yapan, ittifak güçlerinin genelkurmay başkanı, Fıroza yıldız sisteminden

                 General Atbie, Uzun zamandan beri İmparatorluğa karşı ittifak güçlerinin ordusunu

                 yönetiyordu. Bu konferans salonundakiler çok uygar ve ileri teknolojiyi keşfedip

                 kullanabilen yıldız sistemlerinin temsilcileriydi. İmparatorluğa karşı hep güçlüydüler.

                İmparatorluğun yeni yıldız sistemlerini sömürgesine katmasına engel oluyorlardı. Fakat

                son zamanlarda krallık kutsal yasakları çiğneyip üstünlüğü ele geçirmişti. İttifak güçleri

                 ise asla kutsal yasakları çiğnemek istemiyorlardı. Dünya bu salondakilerin gezegenlerine

                göre henüz çok gençti. En genç olanı Dünya’dan on milyon yıl daha yaşlı idi. Dünya, henüz

                 yeterli teknolojik ve medeni gelişimini sağlayamamıştı. Bu gelişime dışarıdan müdahale

                 etmek kutsal yasaklardan biriydi. 

                                Ziran gezegeninden Altura söz aldı;

                    “Değerli ittifak üyeleri hepimiz biliyoruz ki İmparatorluk Dünyayı ele geçirip Dünyalıları

                 İmparatorluk Güçlerinin amaçlarına göre eğitirlerse bu İttifak Güçlerinin sonu olur.

                 Evrene  İmparatorluk Güçleri hâkim olur. Adaletsiz bir sömürge sistemi egemen

                 olduğunda Yüce Yaratıcının vaat ettiği boyut değişimi gerçekleşmez ve ruhlarımız

                 sonsuza dek boşlukta kalır, Ahiret Hayatına kavuşamaz. Bu nedenle Dünya’yı onlar

         ele geçirmeden biz İttifak Güçleri adına eğitip savaşı lehimize sonuçlandırabiliriz.

                 Boyut değişimi için Yüce Yaratıcıya söz verdiğimiz büyük barışı sağlayabiliriz.”

                        İttifak Genel Başkanı Ahmur müdahale edercesine sinirli bir şekilde daldı lafa;

                “Kesinlikle olmaz! Bunu teklif ettiğine inanamıyorum Altura! Kutsal yasakları çiğneyerek

                 Yüce Yaratıcının kutsal kitapta belirtmiş olduğu boyut değişiminde sonsuza kadar

                cezalandırılacağını bilmiyor musun?... Sahip olduğumuz sorumluluk nedeniyle

                buradaki tüm temsilciler aynı cezayı alacaktır. Ayrıca Dünyalılar yeterli medeni

                 olgunluğa erişmediği için bu girişim Dünyalıları birbirine düşürüp medeniyetlerinin yok

                olmasına neden olabilir. Tek çare Dünyalıların doğal gelişimlerini beklemek. O zamana

                 kadar onları korumak zorundayız.”

                        Ziran temsilcisi Altura’nın suratı asılmıştı dudaklarını büzüştürerek;

                    “Bu gelişim en az iki yüz ittifak yılı (1 ittifak yılı 2.7 dünya yılı etmektedir.  orona

                 gezegeni esas alınmıştır.) sürer, bu sürede İmparatorluk Güçlerine karşı

                duramayız.”

                    “İki yüz yıl süreceğini nereden biliyorsun?”

                    “Yaptığım son araştırmaya göre ve şu ana kadarki istatistikler doğrultusunda bu

                 rakam çıkıyor sayın Genel Başkan!..”

                    “Sevgili Altura! Senin gezegeninin uygarlığı, Dünya’nın yaşındayken ateşi yeni

                keşfetmişti, ayrıca evrende bilinen en zeki yaratıklar Dünyalı İnsanlardır. Senin

                 meşhur istatistiklerin burada yanılabilir. Hem yüce yaratıcı büyük barışın mutlaka

                 olacağını bildirmiş.”

                     “Öyleyse bu büyük barışı görmek bize nasip olmayacak hatta siz beş yüz yıl

                 yaşayan Aynok’lular bile göremeyecek.”

                    Derin bir sessizlik oldu. Herkes imparatorluğa karşı kaybetmekten bıkmış acil çözüm

                 beklemekteydi. Sessizliği Genel başkanın toplantıyı bitiriş cümlesi bozdu;

               “Saygıdeğer ittifak üyeleri! Kutsal yasakları çiğnemek isteyenler çoğunlukta ise

                 ben bu salondan çıkınca kendinize yeni bir genel başkan seçiniz, değilse aynı şekilde

                savunmaya devam etme kararını kabul edilmiş sayıyorum. Sizin hür iradenizi

                 etkilememek için salondan ayrılıyorum Yüce Yaratıcı sizleri korusun.”

                 Salonda hararetli tartışmalar oldu. İnançları gereği kutsal yasalara karşı gelmeyi göze

,                 alamadılar.

 

 

 

                                      Saatler sonra Atbie, Genel Başkan Ahmur’un huzuruna çıkmıştı;

                      “Genel Başkanım, ittifak üyeleri sizin görüşünüzü büyük çoğunlukla kabul etmiştir.

                  Yüce Yaratıcı yardımcımız olsun.”

  

 

 

 

 

 

 

                            Aynı tarihlerde dünyada;

 

                                       Okulun son günüydü. Subutay, hiç yapmadığı şeyi yapıyor saat yedi buçuk

                olmasına rağmen hala yatıyordu. Oysa her sabah saat beşte kalkar, o günkü ders programın

                da olan derslere çalışır, öğretmenine soracağı soruları kafasında şekillendirir ve o

                 gün mutlaka sorardı. Öğretmenleri onun sınıfına derse gireceği gün mutlaka evde iyice

m             ders çalışırlardı. Çünkü cevap veremeyince zor durumda kalıyorlardı. Kendileri cevap

                 veremediği an Kaya veriyordu cevabı. Kayanında soruları oluyordu, onunda cevabı genellikle

                 Subutay’dan geliyordu. Öğretmenin varlığı unutuluyor, ders, bazen ikisi arasında soru cevap

                şeklinde geçiyor, sınıfta dikkatler derse çevriliyor, başarılı bir sınıf ortaya çıkıyordu. Zaten

                 15 kişilik bir sınıftı. Her öğrenciye konuşma hakkı düşüyordu. Zaman bazında 15 kişilik

                sınıf pek bulunmazdı, genellikle 30–40 kişilik sınıflar olurdu. Zaten onlarda lise bir de kırk

                 kişiydiler ama lise üç’e gelene kadar sınıfta kalanlar olmuş, son sınıfta 15 kişi kalmışlardı.  

 

                “Subutaay! Hadi oğlum kalk! Ne oldu sana bugün haydi kalk!”

                  “Yaa bu gün karne günü sıkıcı kapanış muhabbetleri var, zaten karnem belli ben sonra

                   gider alırım.”

                      O sırada salonda günlük gazetesini okumakta olan babası Subutay’ın bu cevabına

                 gülüyordu. Onun güldüğünü gören Duygu Hanım;

                    “Hayırdır bey, neye gülüyorsun?” diye sordu.

               “Yahu hanım, biz, okul boyu sabahları yataktan zor kalkardık ama karne günü ise

                sevincimizden yerimizde duramazdık. Bu çocuksa tam tersi, zaman mı değişti bizim

                çocukta mı bir tuhaflık var?” 

                   “Aslında doğru olanı Subutay’ın yaptığı, bu gün erken kalkmanın öğrenimine bir katkısı

                 yok.”

                     “Haklısın hanım baksana Kaya da gelmedi onu çağırmaya.”

                   Subutay’ın babası Adil Bey bir bankada memurdu, annesi Duygu Hanım ise ev hanımı.

                Yaşları henüz genç olmasına rağmen başka çocuk yapmamışlar, tüm ilgilerini Subutay’a

                yöneltmişler, ona her imkânı sunmuşlardı. Fakat Subutay hiç şımarmamış, çalışkan ve

                tutumlu bir evlat olmuştu. Her gün kendiliğinden erken kalkan Subutay o gün her nedense

                kalkmıyordu. Hâlbuki okulun birincisi olarak takdim edilecek hatta konuşma bile yapacaktı.

                Ama ısrarla annesinin sesine kulak tıkamış yatıyordu. Anne ve babası onu şimdiye kadar

                hiç böyle kaldırmak zorunda kalmadıkları için ne yapacaklarını bilemiyorlardı.   O sırada kapı

                 çalındı, gelen Kaya idi.

                    “Günaydın Duygu teyze.”

                    Kaya hiç teklif beklemeden salona geçti. Çünkü yıllardır böyle alışmıştı.

                   “Günaydın Adil Amca.”

                   “Günaydın Kaya, gel otur çay içelim.”

                  “Sağ olun Adil amca, okula geç kalıyoruz. Subutay’ı almaya geldim. Beni beklemeden

                gitti mi yoksa?”

                  “Yok oğlum yok, bir haller oldu bugün bizim oğlana, annesi yarım saattir uğraşıyor ama

                 nafile. Değil mi hanım?”

                 “Evet, bir türlü kalkmıyor, hadi sen kaldır Kaya.”

               “Tamam, ben onu kaldırmanın formülünü biliyorum, görün bak nasıl da fırlayacak yataktan."

                 Kaya, Subutay’ın yatak odasına girip kapıyı kapattı;

                 “Heey uykucu! Okul zili çaldı kalk bakalım.”

                “Ne olur geç gidelim bugün, hatta hiç gitmeyelim, sonra bir ara gider karnelerimizi alırız.”

                 “Saçmalama! Okulun en başarılı öğrencileri olarak takdim edileceğiz, biz olmazsak

                 müdür yardımcısı çok kızar.”

                  “Bundan sonra kızsa ne olur, biz mezun olduk. Artık öğrencisi değiliz.”

                  “Yanılıyorsun, hala diplomalarımızı almadık.”

                   “Ne yani okulun en başarılı öğrencilerine diploma vermeyecek mi?”

                 “Haklısın bunu yapamaz ama mezun da olsak o hep bizim öğretmenimiz olarak kalacak."

                      ……………………………..

             “  Pekâlâ, sürpriz olarak saklayacaktım ama başka çarem kalmadı, karnelerimizi aldıktan

                 sonra kızlarla Lades kafeteryaya kutlamaya gideceğiz.”

……………………….

                   “Eee duymadın beni galiba”

                 “Seni duydum ama Betül benim geleceğimi biliyorsa gelmez, çünkü dün yine çıkma

                teklifimi reddetti. Benden nefret ediyor olmalı on defa teklif ettim hepsinde de benitersledi .”

                  “Anlaşıldı demek bunun için gitmek istemiyorsun okula.”

                  “Evet, onunla karşılaşmak istemiyorum.”

                “Bak Demet’le sizin bu konuyu konuştuk, Demet Betül’ün senden hoşlandığını düşünüyor.”

                 “Hadi oradan! Dostum o beni kibarca reddetmiyor; azarlıyor beni. Demek hoşlanıyor

                 peh! Hoşlanması böyle ise hoşlanmasa ne olurdu acaba, herhalde beni öldürürdü.”

                 “Hadi dostum, tören sonrası Lades kafeteryaya mezuniyeti kutlamaya gideceğiz.”

                 “Nasıl?.. Kiminle?”

                  “Sen, ben, Enver, Levent, Betül, Demet, Feride, Ayşegül”

                 Subutay sırt üstü yatıyordu, gözünün teki açıldı;

                  “Betül benimde orada olacağımı biliyor mu?"

                  “Elbette biliyor senin olduğun yere niye gelmesin ki, sen ona bir kötülük mü yaptın?”

                 Aniden yataktan fırlayan Subutay hızla giyinmeye başladı. Kaya gülerek aşağı inerken

                 Kayanın güldüğünü gören Adil Bey;

                 “Ne oldu Kaya?” diye sordu keyifle gülümseyerek.

                 “Ben demedim mi formül bende diye, jet hızıyla geliyor.”

                    “Ne dedin ki?”

                   “Yoo, söyleyemem Adil amca, bu bizim sırrımız.”

                   “Öyle olsun. Ben işe gidiyorum hadi size iyi eğlenceler.”

                    “Görüşmek üzere Adil amca.”

 

 

                                           ************************

 

 

                        Tören başlamıştı. Programda okulun birincisi olması münasebetiyle Subutay’ın

                 konuşması vardı. Müdür yardımcısı İsmail Bey sinirden çatlamak üzereydi. Konuşma sırası

                yaklaşan Subutay henüz ortalarda yoktu. Zaten normalde çok sinirli bir yapısı vardı İsmail

                Beyin, öğrenciler onu kızdırmaktan çekinirlerdi. Tören sunucusu işaretini görmemiş Okul

                birincisi Subutay Kaan’ı kürsüye davet etmişti. Herkes birbirine bakıyor okul birincisini

                arıyorlardı. İsmail Bey, elindeki iftihar belgesini yırtmak istiyordu. Çok çalışkan ve başarılı

                bir öğrenci olan Subutay okulun ilk gününden son gününe kadar onun karşısında çok

                rahat tavırlar sergilerdi. Ona ceza vermek için bir sebep arardı ama bulamazdı. İşte sonunda

                fırsat eline geçmişti. Subutay’ın törene katılmayarak terbiyesizlik yaptığını ve iftihar belgesini

                hak etmediğini söyleyip iftihar belgesini tüm okulun önünde yırtacaktı. Fakat Subutay yine

                bu fırsatı elinden almıştı. Anons edildiğini okul dışından duyan Subutay koşarak nefes nefese

                son anda yetişmişti.

              “Bu önemli mezuniyet törenine geç kaldığım için değerli hocalarımdan ve arkadaşlarımdan

                özür diliyorum. Benim en büyük hediyem iftihar belgesi değil sizlerle olan arkadaşlığımdır.

               Eğer okul hayatımız boyunca her kime kusurlu bir davranışta bulunduysam özür

                 dilerim.” Diye başlayan bir konuşma yapan Subutay konuşmayı yaparken bir gözü devamlı

                 Betül’ü süzüyordu.

                 Betül’se onu gururla dinliyor fakat ona baktığını görünce kaşlarını çatıyor başka yöne

                 bakıyordu.

                         Karne ve mezuniyet töreninden sonra Lades Kafeteryaya gitmişlerdi.

                      Subutay: 1,70 boyunda biraz zayıfça, siyah saçlı esmer fakat grubun en yakışıklısıydı.

                 Derslerinde çalışkan ve titiz olan Subutay genelde arkadaş sohbetlerine fazla katılmazdı.

                Belki de buna neden Betül’e olan karşılıksız sevgisinin onu üzmesiydi. Arkadaşlarına yardım

                ederdi. Özellikle Enver ve Levent’in başarılı olabilmesi için kaya ile beraber ders çalışma

                ortamları ayarlardı. Subutay’ın uzak doğu sporlarına ilgisi vardı ama ailesinin istememesi

                nedeniyle bu sporu tam olarak öğrenememişti. Daha çok kültürel sporlara yönelmişti.

                Folklor, satranç vb. Kitap okumayı çok severdi. Tek başına okuduğu kitap sayısı gruptaki

                diğer arkadaşlarının okuduğu kitap sayısından fazlaydı.

                   Kaya 1,80 boylarında, kaslı yapılı, hafif sarışındı. O da Subutay gibi derslerine çok çalışırdı

              . Uzakdoğu sporlarını Subutay’dan iyi biliyordu. Çünkü o devam etme şansını bulmuştu.

                 Folklorda ise anadan doğma bir yeteneği vardı ama kitap okuma ve satrançta Subutay’ın

                gerisindeydi. Araba tamirciliğinden televizyon tamirciliğine kadar birçok teknik konuda diğer

                 arkadaşlarına nazaran çok daha iyiydi. Çünkü okul harçlığını yazları çalışarak

                kazanmak zorundaydı.

                        Enver 1,90 boylarında, oldukça zayıf ve oldukça esmerdi. Her zaman kendi aklını seven

                   siyasi yorum yapmaya bayılan bir tipti. Hele futbol konusunda; hiç oynayamaz ama yorum

                 yapmaya gelince kendisinden iyi bilen olmazdı. Diğerlerine göre zayıf ve güçsüzdü, derslerde

                ise fena sayılmazdı. Mantık yürütmesi ve derse bağlılığıyla dikkat çekiyordu.

                            Levent o da 1,90 boylarında, kilolu ama atletik yapılıydı, deyim yerindeyse tam bir çam

                yarması. Derslere hiç çalışmaz sınavlarda ondan bundan kopya çekerek geçinirdi.

                 Özellikle Subutay’ın başına belaydı. Kopya vermeyi sevmeyen Subutay’ı bir şekilde ikna eder

             , Subutay’ın yazdıklarına bakarak soruları cevaplardı. Kilolu olmasına rağmen atletik

                görünümlü ve her türlü spora yatkın ve başarılıydı. Çok konuşan neşeli biriydi. Onun için

                 Ayşegül’den başka bir şey yoktu hayatta.

                      Betül: 1,67 boylarında esmer ve zayıf. Fazla konuşmayı sevmeyen, yalnızlığı seven bir tipti

                 ama derslerde konuşmayı severdi ve başarılıydı. Çok fazla güzel değildi ama Subutay için

                 dünyanın en güzel kızıydı.

                   Feride: 1,75 boylarında beyaz tenli hafif kilolu ve Betül’ün ablası. O da sporda hayli

                 başarılı olmasına rağmen derslerde Betül kadar başarılı değildi.

                  Demet: 1,60 boylarında, o da esmer ve zayıf bir kızdı.

                  Ayşegül: 1,70 boylarında beyaz tenli ideal kilolu ve oldukça güzeldi.  

                 Lades kafeterya Nizip Lisesinin karşısındaki parka kurulmuş olup, Nizip’te o zamanlar yeşil

                 alan pek olmadığı için parkın yeşil alanından faydalanılmış güzel ve sakin bir kafeterya

                olmuştu. Boş zamanlarında buraya gelir ders çalışırlardı. Kafeteryayı çalıştıran Ramazan’da

                onlardan bir yıl önce mezun olmuş ama üniversite sınavında istediği bölümü kazanamamıştı.

                Hem kendisine teslim edilen bu kafeteryayı çalıştırıyor hem de tekrar üniversite sınavına

                hazırlanıyordu. Bu guruba alışmıştı onlar gelince sormadan kimin ne isteyeceğini tahmin

                 ediyor, servisi yaptıktan sonra onlarla ders çalışıyordu.

 

 

                          Yıl 1990’dı aylardan Haziran. Mezun olmuşlardı ama üniversiteye giriş ikinci basamak

                 sınavı 15 gün sonraydı. Bu zamanı en verimli bir şekilde değerlendirip sınava biraz daha

                hazırlanmak istiyorlardı.

                 Birinci basamak sınavında Levent hariç hepsi iyi derece yapmış devamını getirip iyi birer

                okula girmek istiyorlardı. Kaya’nın bir planı vardı;

                          “Arkadaşlar sınava daha 15 gün var, ben diyorum ki bu süreyi bizim köyde dere

                 kenarındaki kayısı ve erik bahçesinde sınava hazırlanarak geçirelim, hem çalışır hem

                 dinleniriz. Tatil havasında sıkı bir çalışmaya ne dersiniz?”

                                     Bu fikir herkes tarafından çok beğenildi. Mevsim tam kayısı ve erik mevsimiydi.

                 Konu ders çalışma olunca ailelerden izin almak pek sorun olmadı. Subutay sevinçten

                uçuyordu. Betül’ü daha fazla görecekti. Belki onu nasıl sevdiğini anlatıp sevgisini kazanacaktı,

                bu onun için büyük bir fırsattı, bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydi.

                            Ertesi gün köye gelmiş, ilk iş olarak ders çalışma masaları kurulmuş, doğal imkânlar

                kullanılarak buldukları dal ve yapraklarla yatakları hazırlamışlardı. Fazla ayrıntıya gidilmemiş

                bütün imkânları ders çalışmaya yöneltmişlerdi. Müzik seti ve seyyar mutfak ihmal edilmemişti.

                     Kaya ve Demet, Levent ve Ayşegül boş vakitlerde çifte kumrular gibiydi. Enver’de

                   Feride’yi seviyordu. O da sevgisine karşılık alamıyor fakat kapı yüzüne çarpılmıyordu,

                dostça sohbetleri devam ediyordu. Ama Subutay’ın durumu çok kötüydü. Betül sevgisine

                karşılık vermediği gibi Subutay’a çok ters davranıyordu. Fakat Subutay pes etmiyor, şansını

                tekrar tekrar deniyordu.

                       Köye geldiklerine on gün olmuştu. Yine bir dinlenme saatinde Betül, dere kıyısında tek

                 başına bir kaya üzerinde oturmuş ayaklarını suya uzatmış, parmak uçlarıyla suda şekil

                çizer gibi hareketler yaparak düşünüyordu. Bunu gören Subutay hemen harekete geçti

                 “Hadi oğlum Subutay, bu eline geçen son fırsat olabilir” düşüncesiyle Betül’ün yanına oturan

                Subutay;

                       “Betül biraz konuşabilir miyiz?” diye konuşmayı başlattı.

                      “Umarım derslerle ilgilidir.”

                      “Hayır, sen ve benle ilgili.”

                      “Sen ve ben mi? Hala orada mısın?”

                      “Ne yapsam sana olan hislerimin önüne geçemiyorum, her an seni düşünüyorum, bu

                 benim elimde olan bir şey değil. İnsan böyle şeylere düşünerek, hesap ederek karar

                veremiyor. Hem bak Kaya ile Demet, Levent ile Ayşegül ne kadar güzel anlaşıyorlar.

                Biz neden onlar gibi olmayalım?”

                     “Onlar beni ilgilendirmez, sende beni ilgilendirmiyorsun.”

                     “Anlamıyorum, bir başkası olmadığını biliyorum, neden beni kabul etmiyorsun o kadar

                 çirkin miyim?”

                    “Yeter! Bu konuda konuşmak istemiyorum!”

                                         Betül sinirle ayağa kalkarken birden ayağı kayıp ve dereye düştü. Dere, derin

                 olmamasına rağmen ayağa kalkamamıştı. Biraz bekleyen Subutay, hemen suya atlayıp

                onu sudan çıkardı. Betül kendinde değildi, Subutay, önce onu ters çevirip soluk borusundaki

                suların çıkmasını sağladı, sonra suni teneffüs yapmaya başladı. Betül aniden kendine geldi

              Subutay’ın dudaklarını adeta somurmaya başlamıştı. Subutay, sevinçten kendinden

                geçerek durumun tadını çıkarıyordu. Betül birden gözlerini açtı, ayağa fırlayıp öfkeli bir şekilde;

                     “Sapık! Ne yaptığını sanıyorsun sen?”

                       Subutay ne diyeceğini şaşırmıştı, tam onu elde ettiğini zannederken fırsatçı konumuna

                  düşmüştü, kekeleyerek;

                    “Şeyy, seni baygın görünce suni teneffüs yapmak istedim. O sırada sen beni öpmeye

                 başladın.”

                 “Hem fırsatçılık yapıyorsun hem de iftira atıyorsun aptal!”

                  Hızla uzaklaşan Betül’ün arkasından bakan Subutay’ın gözleri dolmuştu ancak ağlamaklı

                bir şekilde yutkunmakla yetindi. Anlaşılan o ki bu kızdan aşkına asla karşılık alamayacaktı.

                 Ondan vazgeçmeli ve aşkını kalbine gömmenin zamanıydı.

                Subutay, o an kendi kendine bir karar almıştı, bir daha Betül’le ilgilenmeme kararı almış,

                o defteri kendince kapatmıştı. Elinden gelenin fazlasını yapmıştı ama bir türlü Betül’ün

                kalbini kazanamamıştı. Fakat Betül’ün kendisini sevmediğine inanmıyor ama böylesine

                incitici bir şekilde reddetmesi büsbütün umudunu kaybetmesine neden oluyordu. Bu tek

                taraflı aşka kendince noktayı koymuştu.

 

 

                     ÖYS sınavının ertesi günüydü. Yine Lades kafeteryada buluşmuş durum değerlendirmesi

                       yapıyorlardı. Herkes sınavın çok başarılı geçtiğinden bahsediyor, tercih ettikleri

                 bölümleri kazanacaklarını söylüyorlardı. Kaya, Subutay, Enver ve Levent’in lisedeki bölümleri

                elektronik olduğu için bu alanlardaki mühendislikleri tercih ediyorlardı. Kızlar ise kimya

                bölümündeydi ve kimya öğretmenliği istiyorlardı. Subutay’ın çok sessiz kaldığını farkına varan

                  Kaya;

                    “Ne o dostum senin sesin çıkmıyor, sınavın kötümü geçti yoksa”.    Gülüştüler.

                    “Yoo, benimkide çok iyi geçti, sadece tatilde ne yapacağımı düşünüyordum.”

                Diyerek lafı geçiştirmeye çalıştı. Aslında Betül’ün olduğu ortamda fazla konuşmak istemiyordu.

                    Feride;                                     

Feride;       “Biz Antalya’ya gidiyoruz.”

                     Enver;

                     “Bende”

                    Demet;

                    “Bende Kaya ile Antalya’ya gidiyorum.”

                    Levent;  “Yaşasın! Ne güzel bir tesadüf Ayşegül’le bizde aynı yere gidiyoruz.”

                    Herkes Subutay’a bakmaktaydı. Subutay;

                 “Arkadaşlar sizin adınıza sevindim benim biraz işlerim var belki sonra size katılırım ama

                şimdilik Nizip’teyim.” Aslında Subutay Antalya’ya her sene giderdi ama Betül’ün olduğu

               ortamda artık bulunmak istemiyordu. Nasıl olsa okulda bitmişti onu bir daha belki

               göremeyecekti. Unutması gerekiyordu ve beraber yapacakları bir tatil ona daha çok acı

                verecekti. Bu nedenle çok sevdiği Antalya’ya bu sene gitmeme kararı almıştı.

                

 

                                  Birkaç gün sonra arkadaşlarını otogarda uğurlamaya gitti. Hayatında hiç böyle

                 burukluk hissetmemişti. Hem arkadaşlarıyla vedalaşmak hem de hiç karşılık göremediği

                aşkına belki de son defa bakmak onu çok üzmüştü. Elleri cebinde Nizip’in sokaklarını

                dolaştı akşama kadar. Özellikle Betül’e çıkma teklif ettiği yerleri, onun peşinden gezdiği

                yerleri. Neden başka bir kıza çıkma teklifi yapmadığını düşündü. Hâlbuki başka kızlardan

                arkadaşlık teklifi bile almıştı ama Betül’e olan aşkı o teklifleri geri çevirmesine neden

                olmuştu. Akşama doğru bir alt sınıftan Leyla ile karşılaştı. Leyla onu seviyordu. Beraber

                çay içme teklif ettiğinde Subutay kabul edince sevinçten uçacak gibiydi. Ladese yakın

               oldukları için oraya oturdular. Leyla konuşuyor ama Subutay bu park kafeteryasında

                Betül’ün olduğu anları düşünüyordu. Başka biriyle şimdilik olmayacaktı. Leyla fırsatı

                 bulmuşken aşkı ilan yapmak istedi ama Subutay buna fırsat vermeden oradan ayrıldı.

                   

 

                             Adil bey Subutay’ı düşünceli bir şekilde süzüyordu, o sırada eşi Duygu hanımla göz

                göze geldiler. İkisinin de bakışlarında soru işareti ve şaşkınlık vardı. Subutay’ı akşam

                yemeklerinde hiç bu kadar iştahsız ve durgun görmemişlerdi.

                      “Subutay! Oğlum neyin var?” Diye soruverdi Adil Bey.

                     “Yok bir şeyim baba, neden sordun?”

                    “Çok iştahsız ve sessiz duruyorsun seni hiç böyle gördüğümü hatırlamıyorum.”

                        …………..………

                  Duygu hanım;

                    “Baban doğru söylüyor Subutay. Bu halin beni endişelendiriyor.  Yaklaşık on gündür

                 böylesin. Arkadaşlarınla aranızda bir sorun mu var? Kaya’da hiç uğramıyor.”

                    “Kaya Antalya’da anne, diğerleri de.”

                    “ Tamam işte! Sorun bu, sen neden gitmedin?  Her sene giderdin bu sene neden

                 gitmiyorsun? Madem arkadaşların da orada, hem teyzen de özlemiştir seni.”

                         …….………………………..

                    Adil bey biraz sesini yükseltti;

                “Oğlum, neden sorununu anlatmıyorsun Teyzenin oğlu Kemal’le mi problemin var yoksa!"

                    “Hayır, Kemal’le bir sorunumuz yok, iyiyim ben, siz üzülmeyin ne olur.”

                   Subutay utanır, anlatamaz, sevdiğini ve sevgisine karşılık görmediğini. Bu karşılıksız

                aşkın, Subutay’ı yakıp kavurduğunu anne ve babası nereden bilsin?

                 Subutay, odasına çekilmiş, hayallere dalmıştı ki annesi seslendi;

                    “Subutaay telefona bak, Kemal arıyor.”

                    Subutay ahizeyi kulağına götürdü;

                   “Alo”

                     “İyi akşamlar teyze oğlu, nasılsın?”

                    “Sağ ol Kemal, sen nasılsın iyi misin?”

                    “İyiyim sağ ol, ne zaman geliyorsun?”

                   “Şeyy, aslında belki bu sene gelemeyebilirim.”

                   “Anlamadım ne demek gelemeyebilirim derhal yarın çıkıyorsun yola!”

                    “Ama Kemal”

                    “Ama sı yok bak annem kızıyor, gelmezse hakkımı helal etmem diyor! Biliyorsun seni

                en az benim kadar sever, onu üzmeye hakkın yok yarın erken çık! Seni gece

                otogardan alırım, iyi akşamlar görüşmek üzere.”

                   Subutay telefonu kapatınca kapıda annesinin dinlediğini fark edmişti.

                   “Anneciğim gelir misin?”

                   Annesi içeri girince haberi yokmuş gibi sordu;

                     “Niçin aramış Kemal?”

                    “Canım anneciğim, benden iyi biliyorsun neden soruyorsun?”

                    “Neyi biliyormuşum?”

                     “ Tamam, yarın gidiyorum teyzemin emrivakisi var, karşı gelemeyeceğimi sende

                 biliyorsun. Eşyalarımı hazırlamama yardım eder misin anneciğim?”

                    “Merak etme hazır zaten.” 

               

 

                            Teyzesi Sanem Hanım genç yaşta eşini kaybetmiş, fakat bir daha evlenmemişti.

                 Eşi varlıklı olduğu için oğlu Kemal’i yetiştirmekte zorlanmamıştı. Eşinden kalan mülklerin

                 kiraları ile pek rahat geçiniyor, eşinin memleketi olan Antalya’da ikamet ediyordu. Subutay,

                 her sene bir ay yaz talilini onlarda geçirirdi. Gelmediği zaman teyzesi mutlaka arar, çağırırdı.

                Zaten oğlu Kemal ile de iyi arkadaştılar. Kemal Subutay’ı çok sever ve takdir ederdi.

                Kemal’in dersleri hep orta idi. Subutay’ı asla kıskanmaz, gelecekte Subutay’ın büyük adam

                olacağını söylerdi. Vakit gece yarısı saat bir de Kemal Subutay’ı otogarda karşıladı. Eve

                geldiklerinde Teyzesi onları kapıda bekliyordu, bir anne şefkati ile sarıldı Subutay’a. Gün

                ağarana kadar oturup sohbet ederek hasret giderdiler. Sanem hanım iyi biliyordu ki ikisi

                beraber olduğunda ancak onları kahvaltıda görebilecekti, bu nedenle sohbeti uzun

                 tuttu. Okuldan, üniversite sınavından, Subutay’ın anne ve babasından, havadan, sudan,

                şundan, bundan uzun uzun sohbet ettiler. Sanem hanım onlara kahvaltı hazırladı.

                Kahvaltılarını yaptıktan sonra uyudular.

 

 

                                Kemal’in varlıklı arkadaşları vardı. Onların yatları ile geziyorlar, geç saatlere kadar

                diskolarda dans ederek veya sahilde ateş yakıp etrafında çeşitli etkinlikler yaparak

                eğleniyorlardı. Etrafında o kadar güzel zengin kızları olmasına rağmen Subutay hiç birine ilgi

                göstermiyor hatta ona ilgi gösteren kızları görmüyordu. Gözleri hep uzaktaydı. Bu durum

                Kemal’in de hoşuna gitmiyordu. Durumu bilmiyordu ama konuşup Subutay’ın moralini

                bozmak istemiyordu. Onun eğlenmesi için elinden geleni yapıyor ama Subutay’ın

                gözlerindeki mahzun bakışları silemiyordu. Sanem hanımın da dikkatini çekiyordu bu durum.

                Kemal’e sormuştu ama bir cevap alamamıştı. Bir hafta olmuştu. Sanem Hanım o gün

                kahvaltıda Subutay’ı sıkıştıracak sorununu öğrenecekti. Çünkü Duygu Hanım hemen her

                gün arayıp siz bir şey öğrenebildiniz mi diye ablasına ve Kemal’e soruyordu.

   

 

                            Kahvaltı masasına oturduğunda Sanem teyzesinin kendisini meraklı gözlerle aşırı bir

                 şekilde süzdüğünü fark eden Subutay her an bir sorgulama başlayacağını hissetmişti.

                      “Subutay oğlum senin bir derdin mi var?”

                 İşte beklenen o meşhur soru gelmişti.

                     “Hayır teyzeciğim, hiçbir derdim yok. Neden sordun?”

                     “Ben bilmez miyim oğlum seni? Doğduğun günden beri tanıyorum, durgun olduğunu

                görüyorum. Haydi, teyzene söyle neyin varsa.”

                   “Derdim olsa sizinle paylaşmaz mıyım teyzeciğim?”

                  Subutay konuyu geçiştirmek ve gözlerini teyzesinden saklamak için hemen gazete okumaya

                başlamıştı. Gazeteyi eline alıp yüzünü gizlemek için gazeteyi açıp, sayfaya göz gezdirirken

                birden donakalmıştı, elindeki gazeteyi tutacak gücü kalmadı ve gazete yere düştü. Birden

                 gözlerinden yaşlar dökülürken haykırmaya başladı.

                           “Hayıırr! Bu doğru olamaz! Aman Allah’ım nasıl olur! Arkadaşlarım! Kardeşlerim!

                Mahvoldum mahvoldum been!”

                        Ayağa kalkıp duvarlara yumruk atmaya başladı. Teyzesi donakalmıştı. Kemal, hemen

                Subutay’a sarılıp bir müddet hareketsiz kalmasını sağladı. Subutay’ın gözlerinden yaşlar

                akmaya devam ediyordu. Kemal halsiz düştüğünü anlayınca onu yavaşça yere bıraktı ve

                gazeteyialıp sesli bir şekilde okumaya başladı.

                     “Boğularak öldüler. Tekneyle denize açılan bir gurup genç bir daha dönmedi. Bindikleri

                teknenin parçaları ve gençlerin eşyalarından bazıları kıyıda bulunan ve iki gündür haber

                alınamayan gençlerin boğularak öldüğü tahmin ediliyor. Ceset aramaları devam ediyor,

                 henüz bir cesede rastlanmadı”.

                  Kemal devamını bir iki dakika sessiz okuduktan sonra Subutay’ın yanına oturdu.

                     “Bunlar senin Nizip’ teki arkadaşların değil mi?”

                    “Evet onlar, hepsinin ismi çıkmış mı gazeteye.”

                   “Dur bir bakalım “gençlerin isimleri; Kaya Bahçeliköy, Levent Konak, Enver Yıldırım,

                Ayşegül Mutlu, Demet Köse, Betül ve Feride Yiğit.”

                   “Aman Allahım! Hepsi, hepsi beraberlermiş!”

                 Teyzesinin kafası karışmıştı;”

                    “Arkadaşlarınla burada hiç buluşmadınız mı?”

                 Kemal’in de kafası karışmaya başlamıştı;

                    “Evet ya arkadaşların madem Antalya’da idi neden onlarla görüşmedik, neden bana

                 bahsetmedin?”

                   “Bir nedeni var elbette. O da merak ettiğiniz durgunluğumun sebebi.”

                     Subutay gözyaşları dökülürken umutsuz aşkının öyküsünü teyzesine ve Kemal’e anlattı.

                Teyzesi sinirlenmişti;

                       “Bu kız kendini ne sanıyor da senin gibi yakışıklı, zeki ve çalışkan birini reddediyor.”

                      “Hayır teyze, o kötü bir kız değil, hiç kimseyle çıkmıyor zaten. Sadece biriyle çıkmak

                 istemiyor.”

                     “Ah yavrum benim, ne kadar sevmiş, her şeye rağmen hemen onu savunuyor.”

                O sırada kemal gazete bayisinden bütün gazeteleri almış tek tek inceliyordu.

                    “Subutay bakar mısın?”

                    “Hiç bakacak halim yok lütfen bırak o gazeteleri.”

                    “Beni dinlemelisin; bütün gazetelere baktım. Olayın ne olduğu henüz bilinmiyor,

                sadece büyük bir sandal kiraladıklarını ve bu sandalın parçalarıyla beraber birkaç

                eşyalarınınsahile vurduğunu yazıyor. Sandalla açıldıklarından iki gün sonra sahile vurmuş

                 bu parçalar.”

                   “Daha ne yazsın denizde kaybolan ne olur?”

                   “Hadi dışarı çıkıp biraz dolaşalım istersen sahil güvenliğe gidip konuyu araştıralım belki

                bir ümit vardır.”

                 Subutay, birden ümitlenmişti. Yanaklarından akan gözyaşlarını silerek ayağa kaltı;

                    “Hemen gidelim.”

                  Sanem hanım telaşlanmıştı;

                    “Kemal oğlum sakın kendiniz aramaya kalkmayın.”

                    “Tamam anne, merak etme.”

 

 

                            Önce sahil güvenliğe gittiler ama gazetede yazandan başka bir şey öğrenemediler.

                   Daha sonra sandal parçalarının sahile vurduğu yere gittiler. Subutay kendini halsiz

                 hissediyordu ve kumların üzerine oturdu, bir saatten fazla öylece oturup,  arkadaşlarıyla

                geçmişte yaşadığı tatlı anıları buruk bir şekilde hatırladı. Betül’ün onu reddetmesi bile

               ona tatlı bir hatıra gibi geliyordu. Kemal ise sahil boyunca dolaşıp sanki bir şeyler

                 hesaplar gibi hareketler yapmaktaydı.

                 Sonra Subutay’ın yanına geldi ve ayağıyla Subutay’ı iteledi;

                       “Haydi kalk, İbrahim’in yanına gidiyoruz.”

                       “Lütfen yapma Kemal hiçbir yere gitmek istemiyorum.”

                       “Burada beklemekle arkadaşların gelmez, onları aramalıyız.”

                      “Nasıl olacak bu iş?”

                      “İbrahim’in teknesini isteyeceğiz, şu sıralar şirkette işleri çok yoğun, yat boşta, beni

                 kırmaz verir.”

                     “Sonra?”

                 “Sonra tekneye birkaç günlük yiyecek ve içecek koyduk mu en az bir hafta, açık denizde

                 bile onları ararız”

                     “Teselli vermiyorsun değil mi?”

                     “Tabii biz bulmak umuduyla çıkacağız, en azından onlar için elimizden geleni yapmış

                 olacağız. Hem hayat sürprizlerle doludur.”

                       “Hadi o öyleyse ne duruyoruz?”

                  “Hadi o zaman İbrahim’in teknesini istemeye gidelim, hazırlıkları ondan sonra yaparız.”

                     Hiç vakit kaybetmeden İbrahim’den yatı istemeye gittiler. Zaten İbrahim Kemal’e hiç hayır

                diyemezdi, tekneyi onlara verdi. Tekneyi aldıktan sonra, yiyecek, içecek, dalgıç elbisesi gibi

                erzakları tedarik ederek tekneyi en az bir haftalık yolculuğa hazırladılar. Sanem hanıma

                söylemeden yolculuğa çıktılar, çünkü Sanem hanım asla böyle bir şeye izin vermezdi. Bu

                nedenle haber vermeden erken saatte tekneyle açıldılar.

 

 

 

     Önce         sandal parçalarının bulunduğu yere gelip rüzgârın esiş yönünü tespit ederek teknenin

                  buraya hangi yönden sürüklendiğini tahmin ederek o yöne doğru yola koyuldular. Tekne

                 parçalarının bulunduğu yerden rüzgârın geldiği tarafa doğru 45 derecelik bir açıyı taramaya

                 başladılar. Bu arama çalışmasına bir hafta boyunca devam ettiler. Çok az bir uykuyla

                ufku tarayarak, fazla konuşmadan müzik dinlemeden, belki bir ses duyarız diye denizi pür

                dikkat dinleyerek bir hafta boyunca tahmini belirledikleri bölgeyi aradılar ama herhangi bir iz

                bulamadılar. Sekizinci günün akşamında artık çok yorgun düşmüş ümitlerini kaybetmişlerdi.

                Çünkü yemeği yavaş yiyorlar sohbet ediyorlardı. Subutay arkadaşlarıyla olan hatıralarından

                anlatıyor bazen de Betül’den ve onu nasıl sevdiğinden bahsediyor işte o zaman kirpikleri,

                gözlerine dolan yaşları kaldıramıyor aşağı bırakıyordu. Hepsini çok seviyordu. Kaya, hayatında

                en çok beraber vakit geçirdiği dostu, kardeşiydi. Enver’le bacanak derlerdi birbirlerine. Levent

                 'e ayı Levent derdi çoğu zaman, iri yarı ve patavatsızdı. Ama hiç kızmazdı Subutay’a, istese

                tek eliyle Subutay’ı havaya fırlatırdı ama dokunmazdı, dokundurtmazdı, severdi Subutay’ı.

                Kızlarda çok iyiydi Betül hariç. Fakat o da Subutay’ın Aşkıydı, en çok sevdiği idi. Betül

                 acımasızdı ama sadece Subutay’a karşı.

                 O gün uzun uzun konuştular çoğunlukla Subutay anlattı Kemal dinledi. Çünkü Kemal onları

                 bir veya iki defa Nizip’e geldiğinde görmüş sadece birkaç saat beraber takılmışlardı. Fazla

                tanıma imkânı olmamıştı. Kayanın en iyi arkadaşı olduğunu biliyordu ama Betül’e âşık

                olduğunu bilmiyordu. Bu sohbet onları biraz ferahlatır gibi olunca gözleri ağırlaşmaya başladı.

                Kendilerini yataklarına atar atmaz derin bir uykuya daldılar.

                              Uyandıklarında ortalığın darmadağın olduğunu gördüler. Her şey ortalığa öylesine

                 dağılmıştı ki nasıl olduğunu anlayamadılar. Hemen güverteye fırlayan Kemal, demir halatını

                kontrol etti;

                          “Allah kahretsin halat kopmuş Subutay sende mi fark edemedin fırtına koptuğunu,

b                     bu fırtınanın geminin halatını kopardığını ve belki de geri dönemeyecek kadar

                sürüklendiğimizi?”. Subutay ise hayret dolu gözlerle ufka bakıyordu. Etraf sisliydi ve

                birkaç mil ileride kara görünüyordu. “Hay Allah az daha karaya vuruyormuşuz, demek

                 fırtına kopmuş ve bizi sahile kadar savurmuş iyi ki karaya oturmamışız.” Gerçektende

                karaya çok yaklaşmışlardı fakat burası Antalya sahili değildi ve bunu ilk Subutay fark etmişti.

                   “Kemal dikkatli bakar mısın burası Antalya sahil şeridi olamaz.”

                   “Neden olamaz başka bir karaya çıkacak kadar açılmadık sanıyorum.”

                   “Maalesef açılmışız dostum. Bakar mısın ne yol var, ne bir ev, ne bir yaşam belirtisi.”

                   “Sisten göremiyoruz herhalde.”

                   “Peki, söyle o zaman Antalya da bu kadar yoğun sis gördün mü?” Kemal biraz düşünür,

                sonra

                “Haklısın galiba, hadi karaya çıkıp ne olduğuna bir bakalım.” Tekneyi yanaştırıp, yedek

                 çapayı saldıktan sonra karaya çıktılar. Bir iki saat adayı dolaştıktan sonra bunun denizin

                ortasında bir kayalık olduğu sonucuna ulaştılar. Kayalığın tam tepesindeyken birkaç mil

                 ileride arka arkaya iki kara parçası daha olduğunu görmüşler ve onları da incelemeye karar

                 vermişlerdi. İçleri kıpır kıpır olmuştu.

                           “İster misin arkadaşlarımızı bunlardan birinde bulalım” diyordu Subutay. Hiç vakit

                kaybetmeden ikinci kara parçasına çıktılar. Bu kara parçası diğerinin iki katı olduğu için bu

                seferki arama inceleme gezisi beş saat sürdü fakat hiçbir yaşam belirtisi ile karşılaşmadılar.

                Çünkü burası da diğeri gibi kuru kayalıktı. İyice yorulup acıktıkları için dinlenmeye karar verdiler.

                Zaten hava kararmak üzereydi, hem diğer kara parçası daha büyük olabilirdi hem de

                 teknenin dağınıklığını toplamaları gerekiyordu.

 

 

 

                                İyice yorulmuşlardı saatler süren kayalık gezintilerinden sonra teknenin dağınıklığını

                  toplamışlar, açlıklarını giderir gidermez kendilerini yatağa atmışlardı. İçinde arkadaşlarını

                bulma umudu doğan Subutay’a bir saatlik uyku yetmişti. Tekneye çıkıp diğer adayı süzerek

                arkadaşlarını orada bulduğunu hayal ediyordu. Fakat sisten pek bir şey görünmüyordu.

                Tam hayallere dalmıştı ki yaklaşan bir motor sesi ve ışık gördü. Birden içinde bir karamsarlık

                 hissetti.

                  “Bu adamlar karşıdaki kara parçasından geliyorlarsa neden geceyi beklediler? Oysa biz 

                 gün boyu buradaydık” diye düşünerek Kemal’in yanına koştu.

                   “Kemal! Kalk, hadi kalk çabuk!” Kemal gözlerini ovalarken Subutay elbisesinin üzerine

                çarçabuk dalgıç elbisesini giydi ve bir dalgıç elbisesi de Kemal’e fırlattı.

                   “Hadi dalgıç elbisesi giy ve eline bir fener al!” Kemal şaşkın bir şekilde bir dalgıç

                elbisesine bir Subutay’a baktı.                                 

                  “Delirdin mi Subutay, ne bu paniğin sebebi?”

                   “Bize doğru bir tekne yaklaşıyor, pek tekin değil gibi geldi bana”.

                   “Ne yani! Olay Bu mu?”

                   “Bana güven hem dalgıç elbisesi giymekle bir şey kaybetmezsin.”

                Kemal homurdanarak dalgıç elbisesini giydi ve güverteye çıkıp görünmeden gelen tekneyi

                gözetlemeye başladılar. Zaten tekne yanaşmak üzereydi. Gelen teknenin güvertesinde iki kişi

                vardı ve ellerinde kısa namlulu otomatik silahlar vardı. Adamların elinde otomatik silah olması

               iyi niyetli olmadıklarını gösteriyordu. İçgüdüsel olarak hemen diğer taraftan suya

                atladılar. O sırada gelen teknedekilerden iki kişi onların teknelerine çıkıyordu. Tekneyi iyice

                kontrol ettikten sonra;

                   “Fırtınada tekneden düşmüş olmalılar” dedi biri.

                 “Hayır” dedi diğeri “Öyle olsa tekne dağınık olurdu, oysa etraf toplanmış ve yatak sıcak,

                 birileri olmalı” dedi ve her tarafı iyice araştırdılar.

               “Bizi görünce denize atlamış olabilirler mi?”dedi biri. Bir an durdular birbirinin gözüne birkaç

                saniye baktılar. Sonra aniden teknenin etrafına suya otomatik silahlarla ateş ederek

                taradılar. Fakat Subutay ve Kemal diğer teknenin arka tarafından tekneye tırmanıyordu.

               Kaptan kamarasına ses çıkarmamaya özen göstererek yaklaştılar. O sırada kendi teknelerinin

                 motoru çalışmıştı.

                              “Selim! Biz bu tekneyle dönüyoruz bizi takip edin!” diye seslendi diğer teknedeki

                 adamlardan biri ve tekne biraz uzaklaştı. Subutay’la Kemal birbirine baktılar. Tek kelime

                 söylemeden sanki birbirinin düşüncelerini okumuş gibi harekete geçtiler. Kemal,

                 yakınlarında duran henüz açılmamış dolu bir bira şişesini alarak kaptan kamarasındaki

                adama arkasından yavaşça yaklaştı ve bira şişesini bütün gücüyle adamın kafasına

                vurdu. Adam ne olduğunu anlamadan yere yığıldı. O esnada diğeri elinde kocaman bir

                sandviçle güverteye çıkarken kapının arkasına saklanmış olan Subutay, ayağıyla çelme

                atarken adamın ensesine kuvvetli bir yumruk indirmişti. Adam Kemal’in ayaklarının dibine

                yüzüstü kapaklandı. Hemen elini silahına atıp doğrulmak istedi. Kemal adamın silaha

                davrandığını görünce panikleyip hemen yerde yatan diğer adamın silahını alıp ona

                rasgele ateş etti. İğrenç bir manzara ortaya çıktı. Çünkü mermi adamın kafasına isabet

                etmişti. İkisi de şok olmuştu, hayatlarında spor müsabakaları dışında hiç kimseye şiddet

                uygulamamıştılar, hele silahla hiç. İkisi de öyle donakalmışken diğer adam doğrulmaya

                başladı yerde kafası delinmiş arkadaşını görünce korku dolu gözlerle Subutay’a ve Kemal’e

                bakıyordu. Kemal, silahı adamın şakağına dayadı.

                      “Sen arkadaşlarımızı sor, ben dümendeyim, tekneyi takip edeceğim” diyen Subutay

                dümene geçti.

                       “Söyle bakalım adın nedir senin”

                       “Ha Halit”

                      “Bak şimdi Halit Bey, soracaklarıma çabuk ve doğru cevaplar verirsen seni öldürmem

                ama yalan söylersen” gözünün ucuyla arkadaşının cesedini işaret ederek   “Selim’in yanına

                 gidersin”. Adam evet manasında başını aşağı yukarı salladı.

                        “Burası neresi?”

                      “Burası Akdeniz’de gizemli bir adadır”

                     “Nasıl gizemli?”

                      “Fark etmedin mi her taraf sis, uydudan fark edilmiyor. Yani kimsenin haberi yok bu

                  adadan”.

                      “Gemilerde mi geçmiyor?”

                    “Kimse sisli bir yoldan geçmek istemiyor zaten büyük gemiler geçmeye kalksa burada

                 karaya oturma riski fazla.”

                       “Biz nasıl geldik buraya?”

                     “Antalya’dan biraz fazla açılmış olmalısınız, yılda birkaç gün aniden çıkan şiddetli bir

                fırtına tekne batmazsa buraya kadar sürüklüyor.”

                     “Siz ne yapıyorsunuz burada?”

                     “Petrol çıkartıyoruz”

                    “Eee, sorun nedir o zaman. Yasa dışı mı çalışıyrsunuz?”

                     “………”

                      “Cevap ver kaçak değimli?”

                    “Evet, bir Amerikan ve Türk ortaklığı olan şirket adına çalışıyoruz ama kaçak.”

                  Karaya yaklaşmışlardı, Subutay telaşla;

                    “Kemal arkadaşlarımızı sorsana adaya yaklaştık”

                    “Evet, söyle bakalım dört kız üç erkek, bizim yaşlarda gördün mü?”

                       …………………………..

                Kemal silahı adamın kafasına ittirerek canını acıtmıştı.

                 “Geçen hafta denizde kayboldular, yaşaman, onları görmüş olmana bağlı, hadi konuş!”

                   “Buradalar”

                   “Ohh çok şükür. İyiler mi?”

                   “İyiler, sadece angarya işleri onlara yaptırıyoruz. Yemek, temizlik ve taşıma gibi işlerde

                 kullanıyoruz.” Subutay telaşla lafa girdi;

                     “Kemal adamı dümene getir durumu idare etsin yoksa vur girsin.”

                     “Hadi geç dümene namlunun ucunda olduğunu unutma.”

                 Halit dümene geçti, Kemal ve Subutay arkasında yere çöktüler. Kemal, silahı adamın

                beline dayamıştı. Kıyıya yanaştıklarında diğer teknedekiler inip onların olduğu tekneye

                baktılar elleriyle selam verip gittiler. Halit’te elleriyle selama karşılık verdi. Diğerleri gidince

                sorguya Subutay devam etti. Adamın yakasını tek eliyle kavrayıp diğer elini yumruk yaparak;

                    “Söyle arkadaşlarımı nerede tutuyorsunuz şerefsizler!”

                   “Arkadaşlarınızı alıp buradan elinizi kolunuzu sallayarak gideceğinizi düşünmüyorsunuz

                herhalde?”

                Subutay dayanamadı yumruğu adamın burnunun üstüne attı.

                     “Sana ne adi herif, sen yerlerini söyle!”

                  Adamın burnundan kanlar boşalıyordu. Sinirle;

                       “Bak, işte şu orman tarafındaki en son kafes kulübeleri var”

                    Subutay dikkatlice baktı fakat adamın gösterdiği kulübeyi göremedi. Tekrar yumruğunu

                kaldırdı;

                     “İyi düşün, ben bir şey göremiyorum.”

                    “Dediğim doğru fakat buradan göremezsiniz tekneden inip biraz yaklaşmanız gerek.

                Yalnız yanlış yaptınız Selim’i öldürdüğünüz için sizi ve arkadaşlarınızı öldürecekler, zaten

                kaçmanız imkânsız.” Kemal, kaptan kamarasını karıştırırken bir koli bandı buldu ve o koli

                bandıyla adamın ağzını ve ellerini sıkıca bağladı;

                    “Şerefsiz! Önce siz kendinizi bizim elimizden kurtarın bakalım!”



Yorum (16)add comment

Abdulvahap dedi ki:

 
Arkadaşlar, kusura bakmayın. Ne yaptımsa düzeltemedim. Düzeltmek için ne yapmam gerektiğini bilen varmı?
Mart 05, 2010

Kunio Kun Tachi dedi ki:

 
Abi düzeltme bölümüne tekrar gir, hepsini sil sonra tekrar ekle. Belki işe yarar.
Mart 06, 2010

Kunio Kun Tachi dedi ki:

 
O en üstteki writethis yazılarından kaynaklanıyo da olabilir abi. Bir de o yazıyı silip bi dene.
Vallahi ben nacizane bu kadar yardım edebilirim abdulvahap abiciğim. smilies/cry.gif
Mart 06, 2010

Eray Usta dedi ki:

 
Zar zor okumaya çalıştım, güzeldi smilies/tongue.gif
Mart 07, 2010

Abdulvahap dedi ki:

 
Teşekkür ederim arkadaşlar. İşlerimin yoğunluğundan kısa zamanda cevap veremediğim için özür dilerim. bu öykü çok uzun ve devamı gelecek.
Mart 07, 2010

Kunio Kun Tachi dedi ki:

 
Evey ben de zorlandım okumakta ama kurgusu gayet iyiydi. smilies/smiley.gif
Mart 07, 2010

Abdulvahap dedi ki:

 
Oh! Biraz uzun sürdü ama düzelttim. Değerli yorumlarınızı bekliyorum. Dediğim gibi biraz uzun ve devamı gelecek. Okuyan ve yorumlayan herkese şimdiden teşekkür ederim.
Mart 07, 2010

Abdulvahap dedi ki:

 
Eray Usta ve Kunio Kun Tachi'ye yorumlarından dolayı teşekkür ederim.
Mart 07, 2010

Remziye dedi ki:

 
Abdulvahap kardeşim inan okurken bir kez ara verdim o da iş yeri olduğundan ve arkadaşımın odaya gelmesinden dolayı. Sürükleyici ve çok hoş bir hikaye. Emin ol diğer bölümü heyecanla bekliyorum. Kalemin ve yüreğin daim olsun kardeşim.
Mart 08, 2010

Abdulvahap dedi ki:

 
Teşekkür ederim. Beğenmenize sevindim Remziye hanım.
Mart 08, 2010

Kayipruh dedi ki:

 
Son zamanlarda okuduğum öyküler hep seri halinde. Bir öykü serisi furyası başlamış smilies/smiley.gif O sebeple kurgunun tamamamını çözemiyorum. Örneğim burada İmparatorluklar yıldızlar arası ittifaklar sadece girişte verilmiş daha sonra geniş bir aşk ve karakter tanıtma takip ediyor bunu. Karakter tanıtma kısmı biraz aceleye gelmiş sanki tüm isimler aynı kalıpta sırasıyla boyları göz renkleri gibi arka arkaya verilen bilgiler halinde yazılmış. Bu biraz göze batıyor ve çokta gereklimiydi diye soruyorum kendime. Bir de "Hey dostum..." gibi hitap şekilleri bana biraz yapay geliyor. Diyaloglarda Türk insanının karakteristiğini yansıtmak gerek diye düşünüyorum. Örneğin;
?Hadi oradan! Dostum o beni kibarca reddetmiyor; azarlıyor beni. Demek hoşlanıyor peh! Hoşlanması böyle ise hoşlanmasa ne olurdu acaba, herhalde beni öldürürdü.?
?Hadi dostum, tören sonrası Lades kafeteryaya mezuniyeti kutlamaya gideceğiz.? #

Burada Kaya 'nın verdiği cevap şöyle olsa daha sıcak gelirdi bana; "Yahu sende amma abartıyorsun! Bırak önyargılı davranmayı. Hem bak tören sonrası..." gibi...

Bir yazar olarak işinize karışmak gibi bir lüksüm yok. Sadece bazı konuları irdelemek adına yazıyorum. Devamını da merakla bekliyorum. Başarılar...
Mart 27, 2010

Abdulvahap dedi ki:

 
İşte yorum diye buna derim. Çok teşekkür ederim.
uzaylılara ikinci veya üçüncü öyküde tekrar dönülecek. Aslında haklısın hep seri öyküler var, bende aynı seriden devam edeyim dedim. smilies/smiley.gif Konuşmalar konusunda haklı olabilirsin. Okuyup yorumladığın için sağol.
Mart 28, 2010

ahmet dedi ki:

 
Öyküye okumaya başladığımda hareketli bir şeyler sezdim ama daha sonra Subutay karakterini anlatmaya başlayınca bu hareketliliğin yerini aşk aldı. Buna birşey demiyorum. Bazı yerde Dünya kelimesine büyük harfle başlayıp ondan sonra gelen eki ayırmamışsın. Bir yerde ise ayırıyorsun. Bunun gibi ufak tefek hatalardan başka bir sorun yok Abdulvahap. Öyküye kendimi öyle kaptırmışımki sonunun geldiğini bile farketmemişim. Güzel ve akıcı bir öykü olmuş tebrikler...
Nisan 02, 2010

ismet dedi ki:

 
Abi nerde bunun devamı smilies/cheesy.gif Gerçekten de oldukça güzel olmuş ama öykünün en başında anlattıkarınla, DÜnya'da anlattıklarının arasında nasıl bir bağ var onu anlayamadım. Öyküde takıldığım, hoşuma gitmeyen tek yer gençleri betimlediğin yerdi. Bütün betimlemeleri, boylarını falan ard arda yazmışsın. Bu da kötü bir görüntü oluşturmuş. Bunun yerine betimlemeleri hikayenin geneline yaysaydın daha güzel olurdu. Kalemine sağlık. Hikayenin devamını sabırsızlıkla bekliyorum...
Nisan 05, 2010

seda dedi ki:

 
Öykünün devamı olduğu için şimdilik baş ve son kısımlar arsındaki uyumsuzluktan bahsetmeyeceğim. Güzel bir öyküydü gayet akıcı ve sıkıcı olmayan bir dille yazılmış. Ama kafama takılan yer şuydu kişileri sıra sıra tanıtmışsın "Kaya.... Betül..." kendimi parmak izi programı izliyor yada gazete okuyor gibi hissettim. bunun yerine kişileri ilk anlattığında yada karakterlerle ilk tanışmamızda tasvirlerini yapsaydın daha güzel olurdu. Ve bazı yerlerde bir çok arkadaşımın yaptığı bir hata dikkatimi çekti. bazen tekil kişiden anlatıyorsun sonra hemen arkasından 3. kişi olarak anlatıyorsun yani şöyle "yatağından kalkar ve telefonu eline aldı." Bu sadece bir örnek çok fazla yok senin öykünde ama genede dikkat edilmesi gereken bir husus diye düşünüyorum çünkü öykülerin gidişatını çok fazla bozuyor bence. Ama söylediğim gibi zevkliydi. Genelde aşk öykülerini sevmem ama aşk öyküsünde kurgu olmaz diye bir şeyde yok sen bunu yapmışsın emeğine ve kurguna sağlık... Devamını bekliyorum
Nisan 06, 2010

Abdulvahap dedi ki:

 
Seda, Ahmet ve İsmet' e yorumlarından dolayı teşekkür ediyorum. Evet, o kişileri tanıtma kısmını çok düşündüm ama bulamadım ama arkadaşların önerileri kafama yattı. teşekkür ederim.
Nisan 09, 2010

Yorum yaz.
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki