| SUBUTAY Zoraki Kaşifler 1 |
| Yazar Abdulvahap | |||||||||
|
Dünya’ya göre çok uzak ama onlara göre yakın olan Sabar yıldız sisteminde Orona gezegeninde bir konferans salonunda; “Saygıdeğer ittifak üyeleri! İmparatorluk her gün biraz daha güçleniyor.Bizimse, üzülerek söylüyorum, önemli kayıplarımız var. Kutsal yasalara hiç uymuyorlar, ele geçirdikleri ilkel gezegenleri sömürdükleri yetmiyormuş gibi halklarını kendi amaçlarına uygun eğitip bize karşı savaşta kullanıyorlar. Bir çözüm bulmalıyız Aksi halde birliğimizde güven sorunu oluşacak, beklide dağılma tehlikesi oluşacak!” Konuşmayı yapan, ittifak güçlerinin genelkurmay başkanı, Fıroza yıldız sisteminden General Atbie, Uzun zamandan beri İmparatorluğa karşı ittifak güçlerinin ordusunu yönetiyordu. Bu konferans salonundakiler çok uygar ve ileri teknolojiyi keşfedip kullanabilen yıldız sistemlerinin temsilcileriydi. İmparatorluğa karşı hep güçlüydüler. İmparatorluğun yeni yıldız sistemlerini sömürgesine katmasına engel oluyorlardı. Fakat son zamanlarda krallık kutsal yasakları çiğneyip üstünlüğü ele geçirmişti. İttifak güçleri ise asla kutsal yasakları çiğnemek istemiyorlardı. Dünya bu salondakilerin gezegenlerine göre henüz çok gençti. En genç olanı Dünya’dan on milyon yıl daha yaşlı idi. Dünya, henüz yeterli teknolojik ve medeni gelişimini sağlayamamıştı. Bu gelişime dışarıdan müdahale etmek kutsal yasaklardan biriydi. Ziran gezegeninden Altura söz aldı; “Değerli ittifak üyeleri hepimiz biliyoruz ki İmparatorluk Dünyayı ele geçirip Dünyalıları İmparatorluk Güçlerinin amaçlarına göre eğitirlerse bu İttifak Güçlerinin sonu olur. Evrene İmparatorluk Güçleri hâkim olur. Adaletsiz bir sömürge sistemi egemen olduğunda Yüce Yaratıcının vaat ettiği boyut değişimi gerçekleşmez ve ruhlarımız sonsuza dek boşlukta kalır, Ahiret Hayatına kavuşamaz. Bu nedenle Dünya’yı onlar ele geçirmeden biz İttifak Güçleri adına eğitip savaşı lehimize sonuçlandırabiliriz. Boyut değişimi için Yüce Yaratıcıya söz verdiğimiz büyük barışı sağlayabiliriz.” İttifak Genel Başkanı Ahmur müdahale edercesine sinirli bir şekilde daldı lafa; “Kesinlikle olmaz! Bunu teklif ettiğine inanamıyorum Altura! Kutsal yasakları çiğneyerek Yüce Yaratıcının kutsal kitapta belirtmiş olduğu boyut değişiminde sonsuza kadar cezalandırılacağını bilmiyor musun?... Sahip olduğumuz sorumluluk nedeniyle buradaki tüm temsilciler aynı cezayı alacaktır. Ayrıca Dünyalılar yeterli medeni olgunluğa erişmediği için bu girişim Dünyalıları birbirine düşürüp medeniyetlerinin yok olmasına neden olabilir. Tek çare Dünyalıların doğal gelişimlerini beklemek. O zamana kadar onları korumak zorundayız.” Ziran temsilcisi Altura’nın suratı asılmıştı dudaklarını büzüştürerek; “Bu gelişim en az iki yüz ittifak yılı (1 ittifak yılı 2.7 dünya yılı etmektedir. orona gezegeni esas alınmıştır.) sürer, bu sürede İmparatorluk Güçlerine karşı duramayız.” “İki yüz yıl süreceğini nereden biliyorsun?” “Yaptığım son araştırmaya göre ve şu ana kadarki istatistikler doğrultusunda bu rakam çıkıyor sayın Genel Başkan!..” “Sevgili Altura! Senin gezegeninin uygarlığı, Dünya’nın yaşındayken ateşi yeni keşfetmişti, ayrıca evrende bilinen en zeki yaratıklar Dünyalı İnsanlardır. Senin meşhur istatistiklerin burada yanılabilir. Hem yüce yaratıcı büyük barışın mutlaka olacağını bildirmiş.” “Öyleyse bu büyük barışı görmek bize nasip olmayacak hatta siz beş yüz yıl yaşayan Aynok’lular bile göremeyecek.” Derin bir sessizlik oldu. Herkes imparatorluğa karşı kaybetmekten bıkmış acil çözüm beklemekteydi. Sessizliği Genel başkanın toplantıyı bitiriş cümlesi bozdu; “Saygıdeğer ittifak üyeleri! Kutsal yasakları çiğnemek isteyenler çoğunlukta ise ben bu salondan çıkınca kendinize yeni bir genel başkan seçiniz, değilse aynı şekilde savunmaya devam etme kararını kabul edilmiş sayıyorum. Sizin hür iradenizi etkilememek için salondan ayrılıyorum Yüce Yaratıcı sizleri korusun.” Salonda hararetli tartışmalar oldu. İnançları gereği kutsal yasalara karşı gelmeyi göze , alamadılar.
Saatler sonra Atbie, Genel Başkan Ahmur’un huzuruna çıkmıştı; “Genel Başkanım, ittifak üyeleri sizin görüşünüzü büyük çoğunlukla kabul etmiştir. Yüce Yaratıcı yardımcımız olsun.”
Aynı tarihlerde dünyada;
Okulun son günüydü. Subutay, hiç yapmadığı şeyi yapıyor saat yedi buçuk olmasına rağmen hala yatıyordu. Oysa her sabah saat beşte kalkar, o günkü ders programın da olan derslere çalışır, öğretmenine soracağı soruları kafasında şekillendirir ve o gün mutlaka sorardı. Öğretmenleri onun sınıfına derse gireceği gün mutlaka evde iyice m ders çalışırlardı. Çünkü cevap veremeyince zor durumda kalıyorlardı. Kendileri cevap veremediği an Kaya veriyordu cevabı. Kayanında soruları oluyordu, onunda cevabı genellikle Subutay’dan geliyordu. Öğretmenin varlığı unutuluyor, ders, bazen ikisi arasında soru cevap şeklinde geçiyor, sınıfta dikkatler derse çevriliyor, başarılı bir sınıf ortaya çıkıyordu. Zaten 15 kişilik bir sınıftı. Her öğrenciye konuşma hakkı düşüyordu. Zaman bazında 15 kişilik sınıf pek bulunmazdı, genellikle 30–40 kişilik sınıflar olurdu. Zaten onlarda lise bir de kırk kişiydiler ama lise üç’e gelene kadar sınıfta kalanlar olmuş, son sınıfta 15 kişi kalmışlardı.
“Subutaay! Hadi oğlum kalk! Ne oldu sana bugün haydi kalk!” “Yaa bu gün karne günü sıkıcı kapanış muhabbetleri var, zaten karnem belli ben sonra gider alırım.” O sırada salonda günlük gazetesini okumakta olan babası Subutay’ın bu cevabına gülüyordu. Onun güldüğünü gören Duygu Hanım; “Hayırdır bey, neye gülüyorsun?” diye sordu. “Yahu hanım, biz, okul boyu sabahları yataktan zor kalkardık ama karne günü ise sevincimizden yerimizde duramazdık. Bu çocuksa tam tersi, zaman mı değişti bizim çocukta mı bir tuhaflık var?” “Aslında doğru olanı Subutay’ın yaptığı, bu gün erken kalkmanın öğrenimine bir katkısı yok.” “Haklısın hanım baksana Kaya da gelmedi onu çağırmaya.” Subutay’ın babası Adil Bey bir bankada memurdu, annesi Duygu Hanım ise ev hanımı. Yaşları henüz genç olmasına rağmen başka çocuk yapmamışlar, tüm ilgilerini Subutay’a yöneltmişler, ona her imkânı sunmuşlardı. Fakat Subutay hiç şımarmamış, çalışkan ve tutumlu bir evlat olmuştu. Her gün kendiliğinden erken kalkan Subutay o gün her nedense kalkmıyordu. Hâlbuki okulun birincisi olarak takdim edilecek hatta konuşma bile yapacaktı. Ama ısrarla annesinin sesine kulak tıkamış yatıyordu. Anne ve babası onu şimdiye kadar hiç böyle kaldırmak zorunda kalmadıkları için ne yapacaklarını bilemiyorlardı. O sırada kapı çalındı, gelen Kaya idi. “Günaydın Duygu teyze.” Kaya hiç teklif beklemeden salona geçti. Çünkü yıllardır böyle alışmıştı. “Günaydın Adil Amca.” “Günaydın Kaya, gel otur çay içelim.” “Sağ olun Adil amca, okula geç kalıyoruz. Subutay’ı almaya geldim. Beni beklemeden gitti mi yoksa?” “Yok oğlum yok, bir haller oldu bugün bizim oğlana, annesi yarım saattir uğraşıyor ama nafile. Değil mi hanım?” “Evet, bir türlü kalkmıyor, hadi sen kaldır Kaya.” “Tamam, ben onu kaldırmanın formülünü biliyorum, görün bak nasıl da fırlayacak yataktan." Kaya, Subutay’ın yatak odasına girip kapıyı kapattı; “Heey uykucu! Okul zili çaldı kalk bakalım.” “Ne olur geç gidelim bugün, hatta hiç gitmeyelim, sonra bir ara gider karnelerimizi alırız.” “Saçmalama! Okulun en başarılı öğrencileri olarak takdim edileceğiz, biz olmazsak müdür yardımcısı çok kızar.” “Bundan sonra kızsa ne olur, biz mezun olduk. Artık öğrencisi değiliz.” “Yanılıyorsun, hala diplomalarımızı almadık.” “Ne yani okulun en başarılı öğrencilerine diploma vermeyecek mi?” “Haklısın bunu yapamaz ama mezun da olsak o hep bizim öğretmenimiz olarak kalacak." …………………………….. “ Pekâlâ, sürpriz olarak saklayacaktım ama başka çarem kalmadı, karnelerimizi aldıktan sonra kızlarla Lades kafeteryaya kutlamaya gideceğiz.” ………………………. “Eee duymadın beni galiba” “Seni duydum ama Betül benim geleceğimi biliyorsa gelmez, çünkü dün yine çıkma teklifimi reddetti. Benden nefret ediyor olmalı on defa teklif ettim hepsinde de benitersledi .” “Anlaşıldı demek bunun için gitmek istemiyorsun okula.” “Evet, onunla karşılaşmak istemiyorum.” “Bak Demet’le sizin bu konuyu konuştuk, Demet Betül’ün senden hoşlandığını düşünüyor.” “Hadi oradan! Dostum o beni kibarca reddetmiyor; azarlıyor beni. Demek hoşlanıyor peh! Hoşlanması böyle ise hoşlanmasa ne olurdu acaba, herhalde beni öldürürdü.” “Hadi dostum, tören sonrası Lades kafeteryaya mezuniyeti kutlamaya gideceğiz.” “Nasıl?.. Kiminle?” “Sen, ben, Enver, Levent, Betül, Demet, Feride, Ayşegül” Subutay sırt üstü yatıyordu, gözünün teki açıldı; “Betül benimde orada olacağımı biliyor mu?" “Elbette biliyor senin olduğun yere niye gelmesin ki, sen ona bir kötülük mü yaptın?” Aniden yataktan fırlayan Subutay hızla giyinmeye başladı. Kaya gülerek aşağı inerken Kayanın güldüğünü gören Adil Bey; “Ne oldu Kaya?” diye sordu keyifle gülümseyerek. “Ben demedim mi formül bende diye, jet hızıyla geliyor.” “Ne dedin ki?” “Yoo, söyleyemem Adil amca, bu bizim sırrımız.” “Öyle olsun. Ben işe gidiyorum hadi size iyi eğlenceler.” “Görüşmek üzere Adil amca.”
************************
Tören başlamıştı. Programda okulun birincisi olması münasebetiyle Subutay’ın konuşması vardı. Müdür yardımcısı İsmail Bey sinirden çatlamak üzereydi. Konuşma sırası yaklaşan Subutay henüz ortalarda yoktu. Zaten normalde çok sinirli bir yapısı vardı İsmail Beyin, öğrenciler onu kızdırmaktan çekinirlerdi. Tören sunucusu işaretini görmemiş Okul birincisi Subutay Kaan’ı kürsüye davet etmişti. Herkes birbirine bakıyor okul birincisini arıyorlardı. İsmail Bey, elindeki iftihar belgesini yırtmak istiyordu. Çok çalışkan ve başarılı bir öğrenci olan Subutay okulun ilk gününden son gününe kadar onun karşısında çok rahat tavırlar sergilerdi. Ona ceza vermek için bir sebep arardı ama bulamazdı. İşte sonunda fırsat eline geçmişti. Subutay’ın törene katılmayarak terbiyesizlik yaptığını ve iftihar belgesini hak etmediğini söyleyip iftihar belgesini tüm okulun önünde yırtacaktı. Fakat Subutay yine bu fırsatı elinden almıştı. Anons edildiğini okul dışından duyan Subutay koşarak nefes nefese son anda yetişmişti. “Bu önemli mezuniyet törenine geç kaldığım için değerli hocalarımdan ve arkadaşlarımdan özür diliyorum. Benim en büyük hediyem iftihar belgesi değil sizlerle olan arkadaşlığımdır. Eğer okul hayatımız boyunca her kime kusurlu bir davranışta bulunduysam özür dilerim.” Diye başlayan bir konuşma yapan Subutay konuşmayı yaparken bir gözü devamlı Betül’ü süzüyordu. Betül’se onu gururla dinliyor fakat ona baktığını görünce kaşlarını çatıyor başka yöne bakıyordu. Karne ve mezuniyet töreninden sonra Lades Kafeteryaya gitmişlerdi. Subutay: 1,70 boyunda biraz zayıfça, siyah saçlı esmer fakat grubun en yakışıklısıydı. Derslerinde çalışkan ve titiz olan Subutay genelde arkadaş sohbetlerine fazla katılmazdı. Belki de buna neden Betül’e olan karşılıksız sevgisinin onu üzmesiydi. Arkadaşlarına yardım ederdi. Özellikle Enver ve Levent’in başarılı olabilmesi için kaya ile beraber ders çalışma ortamları ayarlardı. Subutay’ın uzak doğu sporlarına ilgisi vardı ama ailesinin istememesi nedeniyle bu sporu tam olarak öğrenememişti. Daha çok kültürel sporlara yönelmişti. Folklor, satranç vb. Kitap okumayı çok severdi. Tek başına okuduğu kitap sayısı gruptaki diğer arkadaşlarının okuduğu kitap sayısından fazlaydı. Kaya 1,80 boylarında, kaslı yapılı, hafif sarışındı. O da Subutay gibi derslerine çok çalışırdı . Uzakdoğu sporlarını Subutay’dan iyi biliyordu. Çünkü o devam etme şansını bulmuştu. Folklorda ise anadan doğma bir yeteneği vardı ama kitap okuma ve satrançta Subutay’ın gerisindeydi. Araba tamirciliğinden televizyon tamirciliğine kadar birçok teknik konuda diğer arkadaşlarına nazaran çok daha iyiydi. Çünkü okul harçlığını yazları çalışarak kazanmak zorundaydı. Enver 1,90 boylarında, oldukça zayıf ve oldukça esmerdi. Her zaman kendi aklını seven siyasi yorum yapmaya bayılan bir tipti. Hele futbol konusunda; hiç oynayamaz ama yorum yapmaya gelince kendisinden iyi bilen olmazdı. Diğerlerine göre zayıf ve güçsüzdü, derslerde ise fena sayılmazdı. Mantık yürütmesi ve derse bağlılığıyla dikkat çekiyordu. Levent o da 1,90 boylarında, kilolu ama atletik yapılıydı, deyim yerindeyse tam bir çam yarması. Derslere hiç çalışmaz sınavlarda ondan bundan kopya çekerek geçinirdi. Özellikle Subutay’ın başına belaydı. Kopya vermeyi sevmeyen Subutay’ı bir şekilde ikna eder , Subutay’ın yazdıklarına bakarak soruları cevaplardı. Kilolu olmasına rağmen atletik görünümlü ve her türlü spora yatkın ve başarılıydı. Çok konuşan neşeli biriydi. Onun için Ayşegül’den başka bir şey yoktu hayatta. Betül: 1,67 boylarında esmer ve zayıf. Fazla konuşmayı sevmeyen, yalnızlığı seven bir tipti ama derslerde konuşmayı severdi ve başarılıydı. Çok fazla güzel değildi ama Subutay için dünyanın en güzel kızıydı. Feride: 1,75 boylarında beyaz tenli hafif kilolu ve Betül’ün ablası. O da sporda hayli başarılı olmasına rağmen derslerde Betül kadar başarılı değildi. Demet: 1,60 boylarında, o da esmer ve zayıf bir kızdı. Ayşegül: 1,70 boylarında beyaz tenli ideal kilolu ve oldukça güzeldi. Lades kafeterya Nizip Lisesinin karşısındaki parka kurulmuş olup, Nizip’te o zamanlar yeşil alan pek olmadığı için parkın yeşil alanından faydalanılmış güzel ve sakin bir kafeterya olmuştu. Boş zamanlarında buraya gelir ders çalışırlardı. Kafeteryayı çalıştıran Ramazan’da onlardan bir yıl önce mezun olmuş ama üniversite sınavında istediği bölümü kazanamamıştı. Hem kendisine teslim edilen bu kafeteryayı çalıştırıyor hem de tekrar üniversite sınavına hazırlanıyordu. Bu guruba alışmıştı onlar gelince sormadan kimin ne isteyeceğini tahmin ediyor, servisi yaptıktan sonra onlarla ders çalışıyordu.
Yıl 1990’dı aylardan Haziran. Mezun olmuşlardı ama üniversiteye giriş ikinci basamak sınavı 15 gün sonraydı. Bu zamanı en verimli bir şekilde değerlendirip sınava biraz daha hazırlanmak istiyorlardı. Birinci basamak sınavında Levent hariç hepsi iyi derece yapmış devamını getirip iyi birer okula girmek istiyorlardı. Kaya’nın bir planı vardı; “Arkadaşlar sınava daha 15 gün var, ben diyorum ki bu süreyi bizim köyde dere kenarındaki kayısı ve erik bahçesinde sınava hazırlanarak geçirelim, hem çalışır hem dinleniriz. Tatil havasında sıkı bir çalışmaya ne dersiniz?” Bu fikir herkes tarafından çok beğenildi. Mevsim tam kayısı ve erik mevsimiydi. Konu ders çalışma olunca ailelerden izin almak pek sorun olmadı. Subutay sevinçten uçuyordu. Betül’ü daha fazla görecekti. Belki onu nasıl sevdiğini anlatıp sevgisini kazanacaktı, bu onun için büyük bir fırsattı, bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydi. Ertesi gün köye gelmiş, ilk iş olarak ders çalışma masaları kurulmuş, doğal imkânlar kullanılarak buldukları dal ve yapraklarla yatakları hazırlamışlardı. Fazla ayrıntıya gidilmemiş bütün imkânları ders çalışmaya yöneltmişlerdi. Müzik seti ve seyyar mutfak ihmal edilmemişti. Kaya ve Demet, Levent ve Ayşegül boş vakitlerde çifte kumrular gibiydi. Enver’de Feride’yi seviyordu. O da sevgisine karşılık alamıyor fakat kapı yüzüne çarpılmıyordu, dostça sohbetleri devam ediyordu. Ama Subutay’ın durumu çok kötüydü. Betül sevgisine karşılık vermediği gibi Subutay’a çok ters davranıyordu. Fakat Subutay pes etmiyor, şansını tekrar tekrar deniyordu. Köye geldiklerine on gün olmuştu. Yine bir dinlenme saatinde Betül, dere kıyısında tek başına bir kaya üzerinde oturmuş ayaklarını suya uzatmış, parmak uçlarıyla suda şekil çizer gibi hareketler yaparak düşünüyordu. Bunu gören Subutay hemen harekete geçti “Hadi oğlum Subutay, bu eline geçen son fırsat olabilir” düşüncesiyle Betül’ün yanına oturan Subutay; “Betül biraz konuşabilir miyiz?” diye konuşmayı başlattı. “Umarım derslerle ilgilidir.” “Hayır, sen ve benle ilgili.” “Sen ve ben mi? Hala orada mısın?” “Ne yapsam sana olan hislerimin önüne geçemiyorum, her an seni düşünüyorum, bu benim elimde olan bir şey değil. İnsan böyle şeylere düşünerek, hesap ederek karar veremiyor. Hem bak Kaya ile Demet, Levent ile Ayşegül ne kadar güzel anlaşıyorlar. Biz neden onlar gibi olmayalım?” “Onlar beni ilgilendirmez, sende beni ilgilendirmiyorsun.” “Anlamıyorum, bir başkası olmadığını biliyorum, neden beni kabul etmiyorsun o kadar çirkin miyim?” “Yeter! Bu konuda konuşmak istemiyorum!” Betül sinirle ayağa kalkarken birden ayağı kayıp ve dereye düştü. Dere, derin olmamasına rağmen ayağa kalkamamıştı. Biraz bekleyen Subutay, hemen suya atlayıp onu sudan çıkardı. Betül kendinde değildi, Subutay, önce onu ters çevirip soluk borusundaki suların çıkmasını sağladı, sonra suni teneffüs yapmaya başladı. Betül aniden kendine geldi Subutay’ın dudaklarını adeta somurmaya başlamıştı. Subutay, sevinçten kendinden geçerek durumun tadını çıkarıyordu. Betül birden gözlerini açtı, ayağa fırlayıp öfkeli bir şekilde; “Sapık! Ne yaptığını sanıyorsun sen?” Subutay ne diyeceğini şaşırmıştı, tam onu elde ettiğini zannederken fırsatçı konumuna düşmüştü, kekeleyerek; “Şeyy, seni baygın görünce suni teneffüs yapmak istedim. O sırada sen beni öpmeye başladın.” “Hem fırsatçılık yapıyorsun hem de iftira atıyorsun aptal!” Hızla uzaklaşan Betül’ün arkasından bakan Subutay’ın gözleri dolmuştu ancak ağlamaklı bir şekilde yutkunmakla yetindi. Anlaşılan o ki bu kızdan aşkına asla karşılık alamayacaktı. Ondan vazgeçmeli ve aşkını kalbine gömmenin zamanıydı. Subutay, o an kendi kendine bir karar almıştı, bir daha Betül’le ilgilenmeme kararı almış, o defteri kendince kapatmıştı. Elinden gelenin fazlasını yapmıştı ama bir türlü Betül’ün kalbini kazanamamıştı. Fakat Betül’ün kendisini sevmediğine inanmıyor ama böylesine incitici bir şekilde reddetmesi büsbütün umudunu kaybetmesine neden oluyordu. Bu tek taraflı aşka kendince noktayı koymuştu.
ÖYS sınavının ertesi günüydü. Yine Lades kafeteryada buluşmuş durum değerlendirmesi yapıyorlardı. Herkes sınavın çok başarılı geçtiğinden bahsediyor, tercih ettikleri bölümleri kazanacaklarını söylüyorlardı. Kaya, Subutay, Enver ve Levent’in lisedeki bölümleri elektronik olduğu için bu alanlardaki mühendislikleri tercih ediyorlardı. Kızlar ise kimya bölümündeydi ve kimya öğretmenliği istiyorlardı. Subutay’ın çok sessiz kaldığını farkına varan Kaya; “Ne o dostum senin sesin çıkmıyor, sınavın kötümü geçti yoksa”. Gülüştüler. “Yoo, benimkide çok iyi geçti, sadece tatilde ne yapacağımı düşünüyordum.” Diyerek lafı geçiştirmeye çalıştı. Aslında Betül’ün olduğu ortamda fazla konuşmak istemiyordu. Feride; Feride; “Biz Antalya’ya gidiyoruz.” Enver; “Bende” Demet; “Bende Kaya ile Antalya’ya gidiyorum.” Levent; “Yaşasın! Ne güzel bir tesadüf Ayşegül’le bizde aynı yere gidiyoruz.” Herkes Subutay’a bakmaktaydı. Subutay; “Arkadaşlar sizin adınıza sevindim benim biraz işlerim var belki sonra size katılırım ama şimdilik Nizip’teyim.” Aslında Subutay Antalya’ya her sene giderdi ama Betül’ün olduğu ortamda artık bulunmak istemiyordu. Nasıl olsa okulda bitmişti onu bir daha belki göremeyecekti. Unutması gerekiyordu ve beraber yapacakları bir tatil ona daha çok acı verecekti. Bu nedenle çok sevdiği Antalya’ya bu sene gitmeme kararı almıştı.
Birkaç gün sonra arkadaşlarını otogarda uğurlamaya gitti. Hayatında hiç böyle burukluk hissetmemişti. Hem arkadaşlarıyla vedalaşmak hem de hiç karşılık göremediği aşkına belki de son defa bakmak onu çok üzmüştü. Elleri cebinde Nizip’in sokaklarını dolaştı akşama kadar. Özellikle Betül’e çıkma teklif ettiği yerleri, onun peşinden gezdiği yerleri. Neden başka bir kıza çıkma teklifi yapmadığını düşündü. Hâlbuki başka kızlardan arkadaşlık teklifi bile almıştı ama Betül’e olan aşkı o teklifleri geri çevirmesine neden olmuştu. Akşama doğru bir alt sınıftan Leyla ile karşılaştı. Leyla onu seviyordu. Beraber çay içme teklif ettiğinde Subutay kabul edince sevinçten uçacak gibiydi. Ladese yakın oldukları için oraya oturdular. Leyla konuşuyor ama Subutay bu park kafeteryasında Betül’ün olduğu anları düşünüyordu. Başka biriyle şimdilik olmayacaktı. Leyla fırsatı bulmuşken aşkı ilan yapmak istedi ama Subutay buna fırsat vermeden oradan ayrıldı.
Adil bey Subutay’ı düşünceli bir şekilde süzüyordu, o sırada eşi Duygu hanımla göz göze geldiler. İkisinin de bakışlarında soru işareti ve şaşkınlık vardı. Subutay’ı akşam yemeklerinde hiç bu kadar iştahsız ve durgun görmemişlerdi. “Subutay! Oğlum neyin var?” Diye soruverdi Adil Bey. “Yok bir şeyim baba, neden sordun?” “Çok iştahsız ve sessiz duruyorsun seni hiç böyle gördüğümü hatırlamıyorum.” …………..……… Duygu hanım; “Baban doğru söylüyor Subutay. Bu halin beni endişelendiriyor. Yaklaşık on gündür böylesin. Arkadaşlarınla aranızda bir sorun mu var? Kaya’da hiç uğramıyor.” “Kaya Antalya’da anne, diğerleri de.” “ Tamam işte! Sorun bu, sen neden gitmedin? Her sene giderdin bu sene neden gitmiyorsun? Madem arkadaşların da orada, hem teyzen de özlemiştir seni.” …….……………………….. Adil bey biraz sesini yükseltti; “Oğlum, neden sorununu anlatmıyorsun Teyzenin oğlu Kemal’le mi problemin var yoksa!" “Hayır, Kemal’le bir sorunumuz yok, iyiyim ben, siz üzülmeyin ne olur.” Subutay utanır, anlatamaz, sevdiğini ve sevgisine karşılık görmediğini. Bu karşılıksız aşkın, Subutay’ı yakıp kavurduğunu anne ve babası nereden bilsin? Subutay, odasına çekilmiş, hayallere dalmıştı ki annesi seslendi; “Subutaay telefona bak, Kemal arıyor.” Subutay ahizeyi kulağına götürdü; “Alo” “İyi akşamlar teyze oğlu, nasılsın?” “Sağ ol Kemal, sen nasılsın iyi misin?” “İyiyim sağ ol, ne zaman geliyorsun?” “Şeyy, aslında belki bu sene gelemeyebilirim.” “Anlamadım ne demek gelemeyebilirim derhal yarın çıkıyorsun yola!” “Ama Kemal” “Ama sı yok bak annem kızıyor, gelmezse hakkımı helal etmem diyor! Biliyorsun seni en az benim kadar sever, onu üzmeye hakkın yok yarın erken çık! Seni gece otogardan alırım, iyi akşamlar görüşmek üzere.” Subutay telefonu kapatınca kapıda annesinin dinlediğini fark edmişti. “Anneciğim gelir misin?” Annesi içeri girince haberi yokmuş gibi sordu; “Niçin aramış Kemal?” “Canım anneciğim, benden iyi biliyorsun neden soruyorsun?” “Neyi biliyormuşum?” “ Tamam, yarın gidiyorum teyzemin emrivakisi var, karşı gelemeyeceğimi sende biliyorsun. Eşyalarımı hazırlamama yardım eder misin anneciğim?” “Merak etme hazır zaten.”
Teyzesi Sanem Hanım genç yaşta eşini kaybetmiş, fakat bir daha evlenmemişti. Eşi varlıklı olduğu için oğlu Kemal’i yetiştirmekte zorlanmamıştı. Eşinden kalan mülklerin kiraları ile pek rahat geçiniyor, eşinin memleketi olan Antalya’da ikamet ediyordu. Subutay, her sene bir ay yaz talilini onlarda geçirirdi. Gelmediği zaman teyzesi mutlaka arar, çağırırdı. Zaten oğlu Kemal ile de iyi arkadaştılar. Kemal Subutay’ı çok sever ve takdir ederdi. Kemal’in dersleri hep orta idi. Subutay’ı asla kıskanmaz, gelecekte Subutay’ın büyük adam olacağını söylerdi. Vakit gece yarısı saat bir de Kemal Subutay’ı otogarda karşıladı. Eve geldiklerinde Teyzesi onları kapıda bekliyordu, bir anne şefkati ile sarıldı Subutay’a. Gün ağarana kadar oturup sohbet ederek hasret giderdiler. Sanem hanım iyi biliyordu ki ikisi beraber olduğunda ancak onları kahvaltıda görebilecekti, bu nedenle sohbeti uzun tuttu. Okuldan, üniversite sınavından, Subutay’ın anne ve babasından, havadan, sudan, şundan, bundan uzun uzun sohbet ettiler. Sanem hanım onlara kahvaltı hazırladı. Kahvaltılarını yaptıktan sonra uyudular.
Kemal’in varlıklı arkadaşları vardı. Onların yatları ile geziyorlar, geç saatlere kadar diskolarda dans ederek veya sahilde ateş yakıp etrafında çeşitli etkinlikler yaparak eğleniyorlardı. Etrafında o kadar güzel zengin kızları olmasına rağmen Subutay hiç birine ilgi göstermiyor hatta ona ilgi gösteren kızları görmüyordu. Gözleri hep uzaktaydı. Bu durum Kemal’in de hoşuna gitmiyordu. Durumu bilmiyordu ama konuşup Subutay’ın moralini bozmak istemiyordu. Onun eğlenmesi için elinden geleni yapıyor ama Subutay’ın gözlerindeki mahzun bakışları silemiyordu. Sanem hanımın da dikkatini çekiyordu bu durum. Kemal’e sormuştu ama bir cevap alamamıştı. Bir hafta olmuştu. Sanem Hanım o gün kahvaltıda Subutay’ı sıkıştıracak sorununu öğrenecekti. Çünkü Duygu Hanım hemen her gün arayıp siz bir şey öğrenebildiniz mi diye ablasına ve Kemal’e soruyordu.
Kahvaltı masasına oturduğunda Sanem teyzesinin kendisini meraklı gözlerle aşırı bir şekilde süzdüğünü fark eden Subutay her an bir sorgulama başlayacağını hissetmişti. “Subutay oğlum senin bir derdin mi var?” İşte beklenen o meşhur soru gelmişti. “Hayır teyzeciğim, hiçbir derdim yok. Neden sordun?” “Ben bilmez miyim oğlum seni? Doğduğun günden beri tanıyorum, durgun olduğunu görüyorum. Haydi, teyzene söyle neyin varsa.” “Derdim olsa sizinle paylaşmaz mıyım teyzeciğim?” Subutay konuyu geçiştirmek ve gözlerini teyzesinden saklamak için hemen gazete okumaya başlamıştı. Gazeteyi eline alıp yüzünü gizlemek için gazeteyi açıp, sayfaya göz gezdirirken birden donakalmıştı, elindeki gazeteyi tutacak gücü kalmadı ve gazete yere düştü. Birden gözlerinden yaşlar dökülürken haykırmaya başladı. “Hayıırr! Bu doğru olamaz! Aman Allah’ım nasıl olur! Arkadaşlarım! Kardeşlerim! Mahvoldum mahvoldum been!” Ayağa kalkıp duvarlara yumruk atmaya başladı. Teyzesi donakalmıştı. Kemal, hemen Subutay’a sarılıp bir müddet hareketsiz kalmasını sağladı. Subutay’ın gözlerinden yaşlar akmaya devam ediyordu. Kemal halsiz düştüğünü anlayınca onu yavaşça yere bıraktı ve gazeteyialıp sesli bir şekilde okumaya başladı. “Boğularak öldüler. Tekneyle denize açılan bir gurup genç bir daha dönmedi. Bindikleri teknenin parçaları ve gençlerin eşyalarından bazıları kıyıda bulunan ve iki gündür haber alınamayan gençlerin boğularak öldüğü tahmin ediliyor. Ceset aramaları devam ediyor, henüz bir cesede rastlanmadı”. Kemal devamını bir iki dakika sessiz okuduktan sonra Subutay’ın yanına oturdu. “Bunlar senin Nizip’ teki arkadaşların değil mi?” “Evet onlar, hepsinin ismi çıkmış mı gazeteye.” “Dur bir bakalım “gençlerin isimleri; Kaya Bahçeliköy, Levent Konak, Enver Yıldırım, Ayşegül Mutlu, Demet Köse, Betül ve Feride Yiğit.” “Aman Allahım! Hepsi, hepsi beraberlermiş!” Teyzesinin kafası karışmıştı;” “Arkadaşlarınla burada hiç buluşmadınız mı?” Kemal’in de kafası karışmaya başlamıştı; “Evet ya arkadaşların madem Antalya’da idi neden onlarla görüşmedik, neden bana bahsetmedin?” “Bir nedeni var elbette. O da merak ettiğiniz durgunluğumun sebebi.” Subutay gözyaşları dökülürken umutsuz aşkının öyküsünü teyzesine ve Kemal’e anlattı. Teyzesi sinirlenmişti; “Bu kız kendini ne sanıyor da senin gibi yakışıklı, zeki ve çalışkan birini reddediyor.” “Hayır teyze, o kötü bir kız değil, hiç kimseyle çıkmıyor zaten. Sadece biriyle çıkmak istemiyor.” “Ah yavrum benim, ne kadar sevmiş, her şeye rağmen hemen onu savunuyor.” O sırada kemal gazete bayisinden bütün gazeteleri almış tek tek inceliyordu. “Subutay bakar mısın?” “Hiç bakacak halim yok lütfen bırak o gazeteleri.” “Beni dinlemelisin; bütün gazetelere baktım. Olayın ne olduğu henüz bilinmiyor, sadece büyük bir sandal kiraladıklarını ve bu sandalın parçalarıyla beraber birkaç eşyalarınınsahile vurduğunu yazıyor. Sandalla açıldıklarından iki gün sonra sahile vurmuş bu parçalar.” “Daha ne yazsın denizde kaybolan ne olur?” “Hadi dışarı çıkıp biraz dolaşalım istersen sahil güvenliğe gidip konuyu araştıralım belki bir ümit vardır.” Subutay, birden ümitlenmişti. Yanaklarından akan gözyaşlarını silerek ayağa kaltı; “Hemen gidelim.” Sanem hanım telaşlanmıştı; “Kemal oğlum sakın kendiniz aramaya kalkmayın.” “Tamam anne, merak etme.”
Önce sahil güvenliğe gittiler ama gazetede yazandan başka bir şey öğrenemediler. Daha sonra sandal parçalarının sahile vurduğu yere gittiler. Subutay kendini halsiz hissediyordu ve kumların üzerine oturdu, bir saatten fazla öylece oturup, arkadaşlarıyla geçmişte yaşadığı tatlı anıları buruk bir şekilde hatırladı. Betül’ün onu reddetmesi bile ona tatlı bir hatıra gibi geliyordu. Kemal ise sahil boyunca dolaşıp sanki bir şeyler hesaplar gibi hareketler yapmaktaydı. Sonra Subutay’ın yanına geldi ve ayağıyla Subutay’ı iteledi; “Haydi kalk, İbrahim’in yanına gidiyoruz.” “Lütfen yapma Kemal hiçbir yere gitmek istemiyorum.” “Burada beklemekle arkadaşların gelmez, onları aramalıyız.” “Nasıl olacak bu iş?” “İbrahim’in teknesini isteyeceğiz, şu sıralar şirkette işleri çok yoğun, yat boşta, beni kırmaz verir.” “Sonra?” “Sonra tekneye birkaç günlük yiyecek ve içecek koyduk mu en az bir hafta, açık denizde bile onları ararız” “Teselli vermiyorsun değil mi?” “Tabii biz bulmak umuduyla çıkacağız, en azından onlar için elimizden geleni yapmış olacağız. Hem hayat sürprizlerle doludur.” “Hadi o öyleyse ne duruyoruz?” “Hadi o zaman İbrahim’in teknesini istemeye gidelim, hazırlıkları ondan sonra yaparız.” Hiç vakit kaybetmeden İbrahim’den yatı istemeye gittiler. Zaten İbrahim Kemal’e hiç hayır diyemezdi, tekneyi onlara verdi. Tekneyi aldıktan sonra, yiyecek, içecek, dalgıç elbisesi gibi erzakları tedarik ederek tekneyi en az bir haftalık yolculuğa hazırladılar. Sanem hanıma söylemeden yolculuğa çıktılar, çünkü Sanem hanım asla böyle bir şeye izin vermezdi. Bu nedenle haber vermeden erken saatte tekneyle açıldılar.
Önce sandal parçalarının bulunduğu yere gelip rüzgârın esiş yönünü tespit ederek teknenin buraya hangi yönden sürüklendiğini tahmin ederek o yöne doğru yola koyuldular. Tekne parçalarının bulunduğu yerden rüzgârın geldiği tarafa doğru 45 derecelik bir açıyı taramaya başladılar. Bu arama çalışmasına bir hafta boyunca devam ettiler. Çok az bir uykuyla ufku tarayarak, fazla konuşmadan müzik dinlemeden, belki bir ses duyarız diye denizi pür dikkat dinleyerek bir hafta boyunca tahmini belirledikleri bölgeyi aradılar ama herhangi bir iz bulamadılar. Sekizinci günün akşamında artık çok yorgun düşmüş ümitlerini kaybetmişlerdi. Çünkü yemeği yavaş yiyorlar sohbet ediyorlardı. Subutay arkadaşlarıyla olan hatıralarından anlatıyor bazen de Betül’den ve onu nasıl sevdiğinden bahsediyor işte o zaman kirpikleri, gözlerine dolan yaşları kaldıramıyor aşağı bırakıyordu. Hepsini çok seviyordu. Kaya, hayatında en çok beraber vakit geçirdiği dostu, kardeşiydi. Enver’le bacanak derlerdi birbirlerine. Levent 'e ayı Levent derdi çoğu zaman, iri yarı ve patavatsızdı. Ama hiç kızmazdı Subutay’a, istese tek eliyle Subutay’ı havaya fırlatırdı ama dokunmazdı, dokundurtmazdı, severdi Subutay’ı. Kızlarda çok iyiydi Betül hariç. Fakat o da Subutay’ın Aşkıydı, en çok sevdiği idi. Betül acımasızdı ama sadece Subutay’a karşı. O gün uzun uzun konuştular çoğunlukla Subutay anlattı Kemal dinledi. Çünkü Kemal onları bir veya iki defa Nizip’e geldiğinde görmüş sadece birkaç saat beraber takılmışlardı. Fazla tanıma imkânı olmamıştı. Kayanın en iyi arkadaşı olduğunu biliyordu ama Betül’e âşık olduğunu bilmiyordu. Bu sohbet onları biraz ferahlatır gibi olunca gözleri ağırlaşmaya başladı. Kendilerini yataklarına atar atmaz derin bir uykuya daldılar. Uyandıklarında ortalığın darmadağın olduğunu gördüler. Her şey ortalığa öylesine dağılmıştı ki nasıl olduğunu anlayamadılar. Hemen güverteye fırlayan Kemal, demir halatını kontrol etti; “Allah kahretsin halat kopmuş Subutay sende mi fark edemedin fırtına koptuğunu, b bu fırtınanın geminin halatını kopardığını ve belki de geri dönemeyecek kadar sürüklendiğimizi?”. Subutay ise hayret dolu gözlerle ufka bakıyordu. Etraf sisliydi ve birkaç mil ileride kara görünüyordu. “Hay Allah az daha karaya vuruyormuşuz, demek fırtına kopmuş ve bizi sahile kadar savurmuş iyi ki karaya oturmamışız.” Gerçektende karaya çok yaklaşmışlardı fakat burası Antalya sahili değildi ve bunu ilk Subutay fark etmişti. “Kemal dikkatli bakar mısın burası Antalya sahil şeridi olamaz.” “Neden olamaz başka bir karaya çıkacak kadar açılmadık sanıyorum.” “Maalesef açılmışız dostum. Bakar mısın ne yol var, ne bir ev, ne bir yaşam belirtisi.” “Sisten göremiyoruz herhalde.” “Peki, söyle o zaman Antalya da bu kadar yoğun sis gördün mü?” Kemal biraz düşünür, sonra “Haklısın galiba, hadi karaya çıkıp ne olduğuna bir bakalım.” Tekneyi yanaştırıp, yedek çapayı saldıktan sonra karaya çıktılar. Bir iki saat adayı dolaştıktan sonra bunun denizin ortasında bir kayalık olduğu sonucuna ulaştılar. Kayalığın tam tepesindeyken birkaç mil ileride arka arkaya iki kara parçası daha olduğunu görmüşler ve onları da incelemeye karar vermişlerdi. İçleri kıpır kıpır olmuştu. “İster misin arkadaşlarımızı bunlardan birinde bulalım” diyordu Subutay. Hiç vakit kaybetmeden ikinci kara parçasına çıktılar. Bu kara parçası diğerinin iki katı olduğu için bu seferki arama inceleme gezisi beş saat sürdü fakat hiçbir yaşam belirtisi ile karşılaşmadılar. Çünkü burası da diğeri gibi kuru kayalıktı. İyice yorulup acıktıkları için dinlenmeye karar verdiler. Zaten hava kararmak üzereydi, hem diğer kara parçası daha büyük olabilirdi hem de teknenin dağınıklığını toplamaları gerekiyordu.
İyice yorulmuşlardı saatler süren kayalık gezintilerinden sonra teknenin dağınıklığını toplamışlar, açlıklarını giderir gidermez kendilerini yatağa atmışlardı. İçinde arkadaşlarını bulma umudu doğan Subutay’a bir saatlik uyku yetmişti. Tekneye çıkıp diğer adayı süzerek arkadaşlarını orada bulduğunu hayal ediyordu. Fakat sisten pek bir şey görünmüyordu. Tam hayallere dalmıştı ki yaklaşan bir motor sesi ve ışık gördü. Birden içinde bir karamsarlık hissetti. “Bu adamlar karşıdaki kara parçasından geliyorlarsa neden geceyi beklediler? Oysa biz gün boyu buradaydık” diye düşünerek Kemal’in yanına koştu. “Kemal! Kalk, hadi kalk çabuk!” Kemal gözlerini ovalarken Subutay elbisesinin üzerine çarçabuk dalgıç elbisesini giydi ve bir dalgıç elbisesi de Kemal’e fırlattı. “Hadi dalgıç elbisesi giy ve eline bir fener al!” Kemal şaşkın bir şekilde bir dalgıç elbisesine bir Subutay’a baktı. “Delirdin mi Subutay, ne bu paniğin sebebi?” “Bize doğru bir tekne yaklaşıyor, pek tekin değil gibi geldi bana”. “Ne yani! Olay Bu mu?” “Bana güven hem dalgıç elbisesi giymekle bir şey kaybetmezsin.” Kemal homurdanarak dalgıç elbisesini giydi ve güverteye çıkıp görünmeden gelen tekneyi gözetlemeye başladılar. Zaten tekne yanaşmak üzereydi. Gelen teknenin güvertesinde iki kişi vardı ve ellerinde kısa namlulu otomatik silahlar vardı. Adamların elinde otomatik silah olması iyi niyetli olmadıklarını gösteriyordu. İçgüdüsel olarak hemen diğer taraftan suya atladılar. O sırada gelen teknedekilerden iki kişi onların teknelerine çıkıyordu. Tekneyi iyice kontrol ettikten sonra; “Fırtınada tekneden düşmüş olmalılar” dedi biri. “Hayır” dedi diğeri “Öyle olsa tekne dağınık olurdu, oysa etraf toplanmış ve yatak sıcak, birileri olmalı” dedi ve her tarafı iyice araştırdılar. “Bizi görünce denize atlamış olabilirler mi?”dedi biri. Bir an durdular birbirinin gözüne birkaç saniye baktılar. Sonra aniden teknenin etrafına suya otomatik silahlarla ateş ederek taradılar. Fakat Subutay ve Kemal diğer teknenin arka tarafından tekneye tırmanıyordu. Kaptan kamarasına ses çıkarmamaya özen göstererek yaklaştılar. O sırada kendi teknelerinin motoru çalışmıştı. “Selim! Biz bu tekneyle dönüyoruz bizi takip edin!” diye seslendi diğer teknedeki adamlardan biri ve tekne biraz uzaklaştı. Subutay’la Kemal birbirine baktılar. Tek kelime söylemeden sanki birbirinin düşüncelerini okumuş gibi harekete geçtiler. Kemal, yakınlarında duran henüz açılmamış dolu bir bira şişesini alarak kaptan kamarasındaki adama arkasından yavaşça yaklaştı ve bira şişesini bütün gücüyle adamın kafasına vurdu. Adam ne olduğunu anlamadan yere yığıldı. O esnada diğeri elinde kocaman bir sandviçle güverteye çıkarken kapının arkasına saklanmış olan Subutay, ayağıyla çelme atarken adamın ensesine kuvvetli bir yumruk indirmişti. Adam Kemal’in ayaklarının dibine yüzüstü kapaklandı. Hemen elini silahına atıp doğrulmak istedi. Kemal adamın silaha davrandığını görünce panikleyip hemen yerde yatan diğer adamın silahını alıp ona rasgele ateş etti. İğrenç bir manzara ortaya çıktı. Çünkü mermi adamın kafasına isabet etmişti. İkisi de şok olmuştu, hayatlarında spor müsabakaları dışında hiç kimseye şiddet uygulamamıştılar, hele silahla hiç. İkisi de öyle donakalmışken diğer adam doğrulmaya başladı yerde kafası delinmiş arkadaşını görünce korku dolu gözlerle Subutay’a ve Kemal’e bakıyordu. Kemal, silahı adamın şakağına dayadı. “Sen arkadaşlarımızı sor, ben dümendeyim, tekneyi takip edeceğim” diyen Subutay dümene geçti. “Söyle bakalım adın nedir senin” “Ha Halit” “Bak şimdi Halit Bey, soracaklarıma çabuk ve doğru cevaplar verirsen seni öldürmem ama yalan söylersen” gözünün ucuyla arkadaşının cesedini işaret ederek “Selim’in yanına gidersin”. Adam evet manasında başını aşağı yukarı salladı. “Burası neresi?” “Burası Akdeniz’de gizemli bir adadır” “Nasıl gizemli?” “Fark etmedin mi her taraf sis, uydudan fark edilmiyor. Yani kimsenin haberi yok bu adadan”. “Gemilerde mi geçmiyor?” “Kimse sisli bir yoldan geçmek istemiyor zaten büyük gemiler geçmeye kalksa burada karaya oturma riski fazla.” “Biz nasıl geldik buraya?” “Antalya’dan biraz fazla açılmış olmalısınız, yılda birkaç gün aniden çıkan şiddetli bir fırtına tekne batmazsa buraya kadar sürüklüyor.” “Siz ne yapıyorsunuz burada?” “Petrol çıkartıyoruz” “Eee, sorun nedir o zaman. Yasa dışı mı çalışıyrsunuz?” “………” “Cevap ver kaçak değimli?” “Evet, bir Amerikan ve Türk ortaklığı olan şirket adına çalışıyoruz ama kaçak.” Karaya yaklaşmışlardı, Subutay telaşla; “Kemal arkadaşlarımızı sorsana adaya yaklaştık” “Evet, söyle bakalım dört kız üç erkek, bizim yaşlarda gördün mü?” ………………………….. Kemal silahı adamın kafasına ittirerek canını acıtmıştı. “Geçen hafta denizde kayboldular, yaşaman, onları görmüş olmana bağlı, hadi konuş!” “Buradalar” “Ohh çok şükür. İyiler mi?” “İyiler, sadece angarya işleri onlara yaptırıyoruz. Yemek, temizlik ve taşıma gibi işlerde kullanıyoruz.” Subutay telaşla lafa girdi; “Kemal adamı dümene getir durumu idare etsin yoksa vur girsin.” “Hadi geç dümene namlunun ucunda olduğunu unutma.” Halit dümene geçti, Kemal ve Subutay arkasında yere çöktüler. Kemal, silahı adamın beline dayamıştı. Kıyıya yanaştıklarında diğer teknedekiler inip onların olduğu tekneye baktılar elleriyle selam verip gittiler. Halit’te elleriyle selama karşılık verdi. Diğerleri gidince sorguya Subutay devam etti. Adamın yakasını tek eliyle kavrayıp diğer elini yumruk yaparak; “Söyle arkadaşlarımı nerede tutuyorsunuz şerefsizler!” “Arkadaşlarınızı alıp buradan elinizi kolunuzu sallayarak gideceğinizi düşünmüyorsunuz herhalde?” Subutay dayanamadı yumruğu adamın burnunun üstüne attı. “Sana ne adi herif, sen yerlerini söyle!” Adamın burnundan kanlar boşalıyordu. Sinirle; “Bak, işte şu orman tarafındaki en son kafes kulübeleri var” Subutay dikkatlice baktı fakat adamın gösterdiği kulübeyi göremedi. Tekrar yumruğunu kaldırdı; “İyi düşün, ben bir şey göremiyorum.” “Dediğim doğru fakat buradan göremezsiniz tekneden inip biraz yaklaşmanız gerek. Yalnız yanlış yaptınız Selim’i öldürdüğünüz için sizi ve arkadaşlarınızı öldürecekler, zaten kaçmanız imkânsız.” Kemal, kaptan kamarasını karıştırırken bir koli bandı buldu ve o koli bandıyla adamın ağzını ve ellerini sıkıca bağladı; “Şerefsiz! Önce siz kendinizi bizim elimizden kurtarın bakalım!” Yorum (16)
![]()
Abdulvahap
dedi ki:
|
|||||||||
Son zamanlarda okuduğum öyküler hep seri halinde. Bir öykü serisi furyası başlamış O sebeple kurgunun tamamamını çözemiyorum. Örneğim burada İmparatorluklar yıldızlar arası ittifaklar sadece girişte verilmiş daha sonra geniş bir aşk ve karakter tanıtma takip ediyor bunu. Karakter tanıtma kısmı biraz aceleye gelmiş sanki tüm isimler aynı kalıpta sırasıyla boyları göz renkleri gibi arka arkaya verilen bilgiler halinde yazılmış. Bu biraz göze batıyor ve çokta gereklimiydi diye soruyorum kendime. Bir de "Hey dostum..." gibi hitap şekilleri bana biraz yapay geliyor. Diyaloglarda Türk insanının karakteristiğini yansıtmak gerek diye düşünüyorum. Örneğin; ?Hadi oradan! Dostum o beni kibarca reddetmiyor; azarlıyor beni. Demek hoşlanıyor peh! Hoşlanması böyle ise hoşlanmasa ne olurdu acaba, herhalde beni öldürürdü.? ?Hadi dostum, tören sonrası Lades kafeteryaya mezuniyeti kutlamaya gideceğiz.? # Burada Kaya 'nın verdiği cevap şöyle olsa daha sıcak gelirdi bana; "Yahu sende amma abartıyorsun! Bırak önyargılı davranmayı. Hem bak tören sonrası..." gibi... Bir yazar olarak işinize karışmak gibi bir lüksüm yok. Sadece bazı konuları irdelemek adına yazıyorum. Devamını da merakla bekliyorum. Başarılar... |
Abdulvahap
dedi ki:
ahmet
dedi ki:
| Öyküye okumaya başladığımda hareketli bir şeyler sezdim ama daha sonra Subutay karakterini anlatmaya başlayınca bu hareketliliğin yerini aşk aldı. Buna birşey demiyorum. Bazı yerde Dünya kelimesine büyük harfle başlayıp ondan sonra gelen eki ayırmamışsın. Bir yerde ise ayırıyorsun. Bunun gibi ufak tefek hatalardan başka bir sorun yok Abdulvahap. Öyküye kendimi öyle kaptırmışımki sonunun geldiğini bile farketmemişim. Güzel ve akıcı bir öykü olmuş tebrikler... |
ismet
dedi ki:
Abi nerde bunun devamı Gerçekten de oldukça güzel olmuş ama öykünün en başında anlattıkarınla, DÜnya'da anlattıklarının arasında nasıl bir bağ var onu anlayamadım. Öyküde takıldığım, hoşuma gitmeyen tek yer gençleri betimlediğin yerdi. Bütün betimlemeleri, boylarını falan ard arda yazmışsın. Bu da kötü bir görüntü oluşturmuş. Bunun yerine betimlemeleri hikayenin geneline yaysaydın daha güzel olurdu. Kalemine sağlık. Hikayenin devamını sabırsızlıkla bekliyorum... |
seda
dedi ki:
| Öykünün devamı olduğu için şimdilik baş ve son kısımlar arsındaki uyumsuzluktan bahsetmeyeceğim. Güzel bir öyküydü gayet akıcı ve sıkıcı olmayan bir dille yazılmış. Ama kafama takılan yer şuydu kişileri sıra sıra tanıtmışsın "Kaya.... Betül..." kendimi parmak izi programı izliyor yada gazete okuyor gibi hissettim. bunun yerine kişileri ilk anlattığında yada karakterlerle ilk tanışmamızda tasvirlerini yapsaydın daha güzel olurdu. Ve bazı yerlerde bir çok arkadaşımın yaptığı bir hata dikkatimi çekti. bazen tekil kişiden anlatıyorsun sonra hemen arkasından 3. kişi olarak anlatıyorsun yani şöyle "yatağından kalkar ve telefonu eline aldı." Bu sadece bir örnek çok fazla yok senin öykünde ama genede dikkat edilmesi gereken bir husus diye düşünüyorum çünkü öykülerin gidişatını çok fazla bozuyor bence. Ama söylediğim gibi zevkliydi. Genelde aşk öykülerini sevmem ama aşk öyküsünde kurgu olmaz diye bir şeyde yok sen bunu yapmışsın emeğine ve kurguna sağlık... Devamını bekliyorum |
Abdulvahap
dedi ki:
| < Önceki |
|---|











Gerçekten de oldukça güzel olmuş ama öykünün en başında anlattıkarınla, DÜnya'da anlattıklarının arasında nasıl bir bağ var onu anlayamadım. Öyküde takıldığım, hoşuma gitmeyen tek yer gençleri betimlediğin yerdi. Bütün betimlemeleri, boylarını falan ard arda yazmışsın. Bu da kötü bir görüntü oluşturmuş. Bunun yerine betimlemeleri hikayenin geneline yaysaydın daha güzel olurdu. Kalemine sağlık. Hikayenin devamını sabırsızlıkla bekliyorum...