| UFUK SAVAŞLARI(Bölüm 4) |
| Yazar Kunio Kun Tachi | |||||||||
|
UFUK SAVAŞLARI(Bölüm 4)
Orta Çin’den Hindistan’a kadar neredeyse her yer ayak izleriyle doluydu. Bu normaldi çünkü koca bir ordu batıya, Horasan’a doğru hareket ediyordu. Umeydin, Nas’ın emriyle Yec’üc ve Mec’üc’ü havadan takip ederken, kanatlarını dinlendirmek için yere indiği zamanlar onların geçtiği yerlerde nasıl yıkımlara sebep olduklarına şahit oluyordu. Küçük olmalarına rağmen ne kadar da aç gözlüydüler. Yol boyunca gördükleri bütün güzellikleri talan etmeleri yetmiyormuş gibi buldukları su birikintilerine o kadar körlemesine dalıyorlardı ki, koca ordu bir anda o su birikintisini, lanetli tenlerini değdirerek zehir zıkkım ediyorlardı. Yolları boyunca avladıkları hayvanların da haddi hesabı yoktu. Onlar, geçtikleri yerleri kullanılmaz hale getiriyorlarken Umeydin’in içindeki nefret bir ara o kadar dayanılmaz hale gelmişti ki, az kalsın birkaç tanesini alıp metrelerce yukarı taşıdıktan sonra bırakacaktı ve vücudunun parçalanışını iştahla seyredecekti. Öyle ki onlar, Allah tarafından şuurları ellerinden alınmış, ölümün ne olduğundan bî haber, yaşadıkları yerin geleceğini umursamadan tüketen, domuz sürüleri gibiydiler. Komutanları ise aralarında en şuursuz olanıydı. Bin yıllarca surun gerisinde kalmış berbat mahlûkatların başı, aynı zamanda Allah tarafından kendisine özel olarak inen cezasını, hiç ölmeyerek çeken deli domuzun tekiydi. Onlar görünüş itibariyle insanların nefsinin birer temsilcileriydiler. İradesiz nefis nasılsa onlar da öyleydi. Ama ölümlerinden sonra Allah katına çıktıklarında onları nefisleri mi kurtaracaktı? Yaratıldığı andan itibaren Allah’a karşı “Ene ene! Ente ente! (Ben, benim! Sen de sensin! )” diyen nefis mi onların kurtarıcısı olacaktı? İnançsız hayatlarında bir nebze olsun kendilerini sorgulamayan bu iki kavim, Hazreti Zulkarneyn’in görevlendirilmesiyle, surların arkasına kapatılmıştı. Kıyamete yakın ortaya çıkacakları rivayet edilirken insanlar Yec’üc ve Mec’üc’den bahsederek korkuyorlardı ama bilmiyorlardı ki kıyametin yaklaşmasına sebep olan temel etken onlardı. Onlar; fuhşu, kumarı, eğlenceyi ve içkiyi temel alan yaşantılarıyla insanlar arasında çoğunluğu elde tutarak, tıpkı Hazreti Muhammed’in(S.A.V.) peygamber olmadan önceki zamanlara kendi zamanlarını denk getirdiklerini bilmiyorlardı. Bu ahir zamanlarda; Allah’ın on emrinden birini bile yerine getirecek kişilerin imanlı sayılıp cennete gideceği bu günlerde, kıyamet o kadar yakındı ki bunu fark edebilmek nefes alıp vermekten bile daha kolayken, insanlar son alametlerin gelip kendilerini bulacağını bilmiyorlardı. Onlar bilmiyorlardı. Bilmeyeceklerdi de. Tâ ki Allah onların başına ceza indirene kadar. Afetler… Deprem, sel, dağ çökmeleri, heyelanlar, böcek istilaları ve daha birçok afet… Nas, arkasındaki ebabil ordusuyla Yec’üc ve Mec’üc’ü Afganistan’ın Herat bölgesinde karşılayacaktı. Lahor üzerinden hızla geçerek Afganistan’ın diğer ucundaki Paktika şehrinin yolunu tutan iki kavim, Horasan’a gidebilmek için kesinlikle Herat’tan geçeceklerdi ki, Herat’ta ebabil kuvvetleri beklemekteydi. Nas sabırsızlanıyordu. İnsan suretinde beklemekteydi onları. Sonra aklına yüce sema meclisinde konuşulanlar geldi. Kuşların her birinin insanlara duyduğu küskünlük… Haksız sayılmazlardı ama bu dünya onların ortak yaşam yeriydi. Eğer insanlık biterse buraların da bir manası kalmayacaktı ama ne yazık ki bu bilgi kuşlar arasında sadece ebabillere bahşedilmişti. Nas, bu bilgiyi onlarla paylaşınca meclisteki bütün kuşların şakımaları kesilmişti, Nas bunu fark eder etmez müsaade istemeden onların huzurundan çekilmişti. Şimdi ise içindeki ufacık umut tanesi, geleceklerini hissettirerek mantığına meydan okumakta, ama o gelmeyeceklerini bilmekte ve insanlık ile İslâmiyet’in milyara karşı nasıl korunacağını planlamakta. Simsiyah gözleri uzaklardan bir umut beklercesine gün doğumuna kilitlenmişti. Yarın için savaşacaktı. İslam için savaşacaktı. İnsan için savaşacaktı. Ve kendisi… İleride doğmakta olan güneşi bir daha seyredebilmek için ufukta savaşacaktı. Çünkü o bir ufuk savaşçısıydı. Gökte iki iri kanat görmüştü. Bu kurmayı Umeydin’in insan suretiydi. Umeydin kanatlarını çırparak iniş yaparken ortaya çıkardığı rüzgâr, Nas’ın uzun saçlarını dalgalandırmıştı. “Horasan taraflarına bir ordu saldırdı. Saldıranlar Yec’üc ve Mec’üc’ün küçük bir kolu. İki yüz bin kadarlardı.”
“Ne!”
“Savaş boyunca oralardaydım ve savaşı izledim. Merak etme, kara ordu tahmin ettiğimizden daha iyi. Neredeyse hiç kayıp vermediler. Hem de Faysal, ordunun tamamını değil de altmış bin kadarını kullanarak bunu yaptı. Ben savaşı izlerken gözlerime inanamadım. Savaş fazla sürmedi zaten, üç dört saat sonunda ortada Yec’üc ve Mec’üc’ten eser kalmadı.” Nas her zaman ki gibi yine başını göğe kaldırdı ve derinden bir nefes alıp verdi. Doğru dürüst sevinememişti bile. Evet, kara ordu ilk savaşını anlının akıyla kazanmış olabilirdi ama iki yüz bin sayısı bir milyarın sadece beş binde biriydi. Acaba Yec’üc ve Mec’üc’ün geri kalanı üzerlerine saldırsa aynı başarıyı gösterebilecekler miydi? Mümkün değildi. Kaldı ki bunu ebabil kuvvetleri de yapamazdı. Umeydin’in sevindirici olarak nitelendirdiği bu haber Nas’ın mantıklı düşünmesine sebebiyet vermişti ki, bu durum da Nas’ı daha fazla karamsarlığa sürüklemişti. İçinde taşıdığı bir katrelik umut ışığı da sönmeye yüz tutmuştu. İnsanlık ve dünya’nın kaçınılmaz sona sürüklendiği apaçıktı. Ama ne olursa olsun… Öyle ya da böyle bu savaş yapılacaktı ve İslam kuvvetleri kanlarının son damlasına kadar dayanacaktı.
… … … … … … … …
İhsan, dünyadaki ölümleri anlatırken Hakan’ın suratı yay gibi geriliyordu. “Hindistan. Koca Hindistan bir böcek istilasına yenik düştü. Duyduklarıma göre topraktan çıkan bir böcek sürüsü bir anda her yerde görünmüş ve oradaki neredeyse bütün insanları bitirmiş. Japonya, Kore, Endonezya ve o civarlardaki birçok ada, çıkan tsunamiler yüzünden suyla bir olmuş. Büyük Okyanusun tam ortasında bir ada meydana çıkmış, bunu kurmay ebabil Umeydin’den öğrendim. O ada, içinde binlerce ifriti barındırıyormuş. Ebabiller zamanında o adaya gidemediği için ifritler insanları birer birer avladı."
"Peki dünyada sadece biz mi kaldık?"
"Vardır elbet başka yerde yaşayanlar da. Ama onlarda fazla ortalarda olmamaları gerektiğini öğrenmişlerdir."
"Milyar nüfuslu olduklarını söylemiştin..."
"Aynı şey yine geçerli. Bizim onlarla baş etmemiz biraz hayal. Umut ettiğimiz bir şey var, o da Nas'ın birliklerinin bizim yanımızda olması. Ebabillerin ne kadar güçlü olduklarını bilmiyoruz ama ifritleri sadece birkaç gün içinde nasıl perişan ettiklerini biliyoruz."
"Umarım yeteri kadar güçlüdürler. Eğer öyle değillerse devamını düşünmek istemiyorum." İki arkadaş kelamın bittiği yere geldiklerini fark ettiklerinde öylece susup birbirlerine bakmaya başladılar. Belirsizlikler her yerdeydi. Çözülmesi gereken bir sürü mesele vardı ve bunların başını Yec'üc ve Mec'üc çekiyordu.
... ... ... ... ... ... ...
Zaman sinir bozucu bir yavaşlıkta ilerlerken ebabillerin burnuna çalınan o savaş kokusu gittikçe daha da belirginleşmeye başlamıştı. Nas, huzursuzluğunu belli etmemeye çalışarak kurmaylarıyla, son saldırı planları hakkında tekrar yapıyordu. Sanki bir şeyler ters gidecekmiş gibiydi. 8unu sadece Nas hissetmiyor, kurmaylar da aynı şekilde hissediyor ama kimse bu konuda konuşmak istemiyordu. "İki kavim Herat sınırları içine girdiklerinde ben beş yüz kişilik kuvvetimle ileride onları bekliyor olacağım. Bize iyice yaklaştıklarında onları şuradaki dağların arasına çekeceğiz. İşte o anda siz dağların ardından inip kafalarına çökeceksiniz. Eğer planım iyi işlerse onlardan önemli bir parça koparırız." Plan oldukça basitti aslında. Ama onları dağların arasına çekmek o kadar da kolay olmayacaktı. Bu yüzden Nas ortadaki kuvvetlere komutanlık edecekti. Ebabiller savaşın sonunda kendilerine ne olacağını düşünmüyorlardı bile.
... ... ... ... ... ... ... ...
Faysal kendinden emin bir şekilde çadırına doğru ilerlerken içeride bekleyen komutanlara sunacağı önerilerini içinden bir daha tekrarlıyordu. Verdiği kararın ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin edebiliyordu ama yapacak başka bir şey olmayacağını da Nas'ın kuvvetlerinin, aradan birkaç gün geçmesine rağmen gelmemesine bağlamıştı. Tahmini oydu ki ebabiller, ya onlardan önce iki kavime karşı çıkmıştı, ya da -bu en olmayacak ihtimaldi- ordu büyük bir baskınla dağılmıştı. Ama ilk tahmininin güçle ihtimal olduğunun kanısına en mantıklı yoldan ilerleyerek ulaşmıştı. Çadırın önünde bir müddet durduktan sonra içeri girdi. Herkes Faysal'ın ne diyeceğini merakla beklerken, komutanların arasında olan İhsan da bir şeylerin olağan dışı geliştiğini, onun yüzüne bakarak anlamıştı. "Allah'a şükür İslam ordumuz ilk savaşında düşmana karşı galebe çaldı. İki yüz bin kadar olan düşman kuvvetini hiç zorlanmadan etkisiz hale getirdik. Fakat bu demek değildir ki her işimiz böyle olacak. Bugünden iki hafta önce ebabillerin komutanı Nas ile bir görüşmem olmuştu. Bize on gün içinde katılıp Horasan'ı hep birlikte savunacağımızı söylemişti. Aradan dört gün geçmesine rağmen ondan haber alamadım."
"Başlarına bir şey gelmiş olamaz, değil mi?" konuşan Fransa uyruklu bir komutandı.
"Onlar hakkında en son düşünebileceğimiz ihtimal bu. Yalnız onların Horasan yakınlarında bir yerlerde konuşlanmış olabileceklerini zannediyorum."
"Neden böyle bir şey yapsınlar ki?" dedi bir İran'lı komutan.
"Bence Yec'üc ve Mec'üc buralara gelene kadar onları zarara uğratmayı planlıyorlar." diye karşılık verdi Faysal.
“Evet, bu doğru olabilir. Aslında en mantıklısı da bu.”
“Bence de ebabiller daha doğuda bir yerlerde olmalı. Öyle olmasaydı buraya, bizim yanımıza gelirlerdi.” dedi İhsan, ayağa kalkarak. Ortam anlamsız bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes ne diyeceğini unutmuş gibi bir sağa bir de sola bakınıp dururken Faysal, önerisini sundu.
"Sizler ne düşünürsünüz bilmem ama bana kalırsa orduyu doğuya ilerletmek en mantıklısı. Nedenini soracak olursanız birincisi, iki kavmin göndermiş olduğu öncü kuvvet, yerimizin belirlenmesi içindi. Ben de onların yerinde olsaydım aynısını yapardım çünkü. Bu nedenle buradan ayrılıp kendimize yeni bir yer bulmamız gerekiyor. İkincisi, ebabillerin gecikmiş olması. Bunu konuştuk zaten ve onların bizi korumak için daha doğuda bir yerlerde konuşlandıkları kanısına ortak olarak vardık. Şimdi yapacağımız hamle çok önemli ve sizin fikrinizi almadan orduyu yeni bir maceranın içine sürüklememeliyim diye düşünüyorum."
"..."
"Kararınız ne?"
"Bence de burada durmamız bizim açımızdan çok iyi olmaz. Komutanımızın kararı gayet mantıklı. Ebabillerin gelmeyişi bende de aynı düşünceleri uyandırdı." İhsan kendi oyunu Faysal'ın fikrini destekleyerek kullanmıştı. İran'lı kurmay da aynı fikirde olduğunu açıkladığında diğerleri de teker teker kendi kararlarını Faysal'a söyledi. Birkaç komutan diğerleriyle fikir ayrılığına düşmüştü çünkü kafalarında hala yanıtlanmayan bazı sorular vardı. Bu sorulardan bir tanesi; Horasan'dan ayrılıp nereye gidileceğiydi. Faysal yanıtı vermişti. "Doğuya gideceğiz. Tabi bunu körlemesine yapmayacağız. Önden habercilerimizi göndereceğiz. Sonra geri döndüklerinde bölge hakkında bilgiler alacağız.” Komutanlar, ne olursa olsun Faysal’ın emirlerini gözü kapalı yerine getirirdi. Ama Faysal onlara söz hakkı tanıyarak her birinin fikrini almayı tercih etti. Bir soru daha vardı ki, bunun cevabını Faysal da bulmak istiyordu. “Ebabilleri nasıl bulacağız?” Alman bir komutan sormuştu ve bu tam bir muammaydı. Faysal bu soruyu yanıtsız bırakmak zorunda kalmıştı. Ama ortak karar belirlenmişti. Ordu doğuya doğru ilerleyecekti. Borular ve davullar bir kez daha sesini yükselterek orduyu bir araya getirdi ve komutanların ortak emri ilan edildi. Hakan emri duyunca elini kılıcının kabzasına götürdü. Verilen kararın ne kadar riskli olduğunu biliyordu. Bildiği bir şey daha vardı ki, ölümden de beter bir şeydi. Kıyametin kopup kopmayacağı onların elindeydi. Ufuk bir kez daha kararırken Horasan ordusu yakın geleceklerini bile kestiremeden, bilmedikleri bir yolculuğa adım basmaya hazırlanıyordu.
4. BÖLÜMÜN SONU Yorum (18)
![]()
ozan
dedi ki:
|
|||||||||
| Çok iyi kurgulanmış. Ama tasvirler biraz zayıf kalmış. Akıcılık yönünden çok iyi. Bazı küçük hatalarında var. Misal; Bin yıllarca değil; binlerce yıl daha uygun olurdu. Ayrıca; yüce sema meclisinde değilde "Yüce Sema Meclisi" olacak doğrusu. Bununla birlikte, galiba ileriki bölümlerde çarpıcı ve müthiş tasvirlerle süslenmiş iyi kurgulanmış, bir savaş sahnesi izleyeceğiz. Ellerine sağlık... ![]() |
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
Eray Usta
dedi ki:
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
Abdulvahap
dedi ki:
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
Remziye
dedi ki:
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
John K.
dedi ki:
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
ahmet
dedi ki:
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Bir Ufuk Savaşları Öyküsünün daha sonuna geldik bu bölüm biraz daha uzun olmuş öncekilere göre ama beni pek doyurmadı yine. Kardeşim bari son bölümü uzun yapda okumaya doyalım. Yine oldukça güzel bişr bölümdü. Bazı yerlerde harf yanlışlıkları vardı ama olsun onlar mazur görülebbilir. KAlemine ve kalavyene sağlık. Ufuk Savaşlarının 5. bölümünde buluşmak üzere |
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
Yorumun için teşekkür ederim kardeşim. Ufuk Savaşlarının 5. Yani son bölümü uzun olacak ama bu aralar siteyle pek ilgilenemiyorum. Galiba bu ayın bitimine doğru yetiştiririm. Çünkü yeni bir deneme yazıyorum, epey uzun olacak gibi. Belki gözüne takılmıştır loncada; Bir Nekketsu Efsanesi: Kunio Kun diye girmiştim konuya. Haliyle Ufuk Savaşları da biraz ertelendi. Ama emin ol İsmet kardeşim, bu sefer gözlerinizi iyi bir aksiyon finaliyle doldurup, ebabillere elveda edeceğim. ![]() |
Kayipruh
dedi ki:
seda
dedi ki:
![]() ![]() Bu heyecanı ve bilinmeze yolculuğu seviyorum öyküne diyecek bir şey yok sabırsızlıkla bekliyorum devamını. kardeşim ismetin dediği gibi öykü benide pek doyurmadı tasvir etmeye gelince eminim senin için kolay olacaktır sadece şunu yap. gözlerini kapa ve o anı o kişiyi düşün nasıl olmalı ve böyle yaz.. Kurgunla birleşince daha güzel olacaktır eminim. Emeğine sağlık.. |
seda
dedi ki:
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
| < Önceki | Sonraki > |
|---|










