| Öykü Fabrikası |
| Yazar baran | |||||||||||
|
1
Tamam, bu kez olacak. Bakın zor bir dönem geçiriyor olabilirim ama bunu atlatacağım. Hepiniz göreceksiniz. Buradan çıkıp tekrar çocuğuma çikolata alabileceğim, hani şu içi kıçı kırık karamellerle dolu olanlardan. Bizimkisi çok sever onları, çikolatanın içinden fışkıran karamelleri de bir güzel emer.
Çocuğumun adı mı? Boş verin şimdi konumuz o değil. Benim adım mı? Of,
“Muhittin” tamam mı? Yeter artık sormayın şu adımı. İyi tamam oğlumunkini de söylüyorum:
“Abdulcabbar” Ha ha ha ne komik gülün bakalım. Ama ne yapayım babamın ismiydi bu ve babam oğlum doğmadan hemen önce ölmüştü.
Ben de sizleri dost bilip derdimi anlatacaktım. Ne can kulağıyla dinleyecek misiniz? Peki, anlatıyorum o zaman ama hiç konuşmak yok tamam mı? Lanet adımla ilgili şaka yapmak da yok. En ufak bir sıkılma belirtisi göstermek de yok. Bakın son madde çok önemli eğer sıkılacaksanız çabuk defolun buradan çünkü anlatacaklarım çok sıkıcı olabilir. Aslında bana da sıkıcı gelebilir. Ne anlatacağımı tam olarak bilmiyorum hem. Ben ne anlatacağımı bilmiyorsam sıkıcı diyemem, eğer sıkıcıysa neden anlatayım? Ama benim bir manyak olma ihtimalim de var değil mi? Sıkıcı olmayıp saçma da olabilir anlattıklarım. Of her neyse bu konu nenemin takma dişlerine kadar uzayabilir. (Ne alaka)
Hım tamam, anlatacaklarımın sıkıcı olacağına inanan salaklar da bizim gibi zekâ düzeyi yüksek olan insanların arasından ayrıldığına göre anlatmaya başlaya bilirim.
İki metrekare büyüklüğünde simsiyah (En azından ilk kullanmaya başladığımda öyleydi.) bir masam var benim. Üzerinde de beş yüz yıllık (Hadi abartmayayım dört yüz doksan yıllık) bir daktilom var. Beş yüz yıldır (Yani dört yüz doksan yıldır) her gün bu masanın başında oturur öykü yazarım. Bu öyküler muazzam uzun olabilirler. Bazıları ise ne yazık ki çok kısa olur, işte bu kısa öyküler aslında hiç başlamamış öykülerdir. Yani benim son günlerde en çok yazdığım öyküler. Patronumuz yani Semiramissi Bey (İsmini söylemekten gurur duyarım) böyle yazmaya devam edersem işten kovulabileceğimi söylüyor. Yani adamın şu içinde kıçı kırık karamellerden olan çikolatalardan haberi bile yok. Hatta geçen beni karşısına alıp şöyle konuştu:
“Bak Muhittin, seni çok severim bilirsin, bu fabrikada ki en iyi yazarlarımdan birisin fakat son zamanlarda bazı sorunların olduğunu biliyorum. Arkadaşlar anlattı. Karın ölmüş, çocuğun evde yalnızmış. Kafan sürekli çocuğunda istersen sana izin verebilirim ha. Belki bu sayede kafanı toplarsın biraz.” dedi, delici sandığı bakışlarını gözlerime dikerek…
“Efendim gerek yok, çocuğa bakıcı tuttum zaten. Bana biraz zaman tanıyın yakında tekrar iyi öyküler yazacağım.”
“Oğlum tam yüz elli tane kısa öykü yazmışsın ve hiç birinin sonu yok. Bak bizim kuralımızı tekrar hatırlatıyorum sana; karakterler doğar, yaşar ve ölür. Ama seninkiler doğuyor ve sonra ölüyor. Eğer bu şekilde yazmaya devam edersen seni kovarım.”
“Ama ben karakterleri doğar doğmaz öldürmüyorum.” dedim.
“Bak öyküyü başından beri yarım bırakmak demek karakterleri öldürmek demektir.” dedi. Çok kızdığını anlamıştım.
“Efendim bu sadece bir öykü, karakterler istediği kadar ölsün ne olacak, yenisini yaratırız.” Dedim ve bugüne kadar aklıma hiç gelmeyen bir şeyi sormaya çalıştım. “Hem siz bu öyküleri ne…”
Başımın çatladığını hissettim. Sanki kara bir el beynimi mıncıklıyordu. Etraf karardı ve galiba bayılmışım.
Evet olaylar aynen böyle yaşandı. Normalde benim bunları hatırlamamam, aslında benim bunu hatırlamamam gerektiğini de bilmemem ve bunları size anlatmamam lazım. Ki eğer ben normal bir Öykü Fabrikası personeli olsaydım.
Karım geçen ay bir trafik kazasında ölmüştü. Bir trafik canavarı lanet dönemece müthiş bir hızla girmiş, o gün çok yorgunmuş ve birkaç kadeh içki tüketmiş. Ona sorsanız karım önüne bir anda çıkmış ve bom. Hepsi bu. Karım oracıkta ölmüş, çocuğumu annesiz bırakmış. Karıma çarpan adama hâkim altı ay hapis cezası vermiş ama bu para cezasına çevrilmiş, adam serbest kalmış ve ehliyetine el koyulmuş.
Karım (bu arada adını söylemeyi unuttum adı Selma) öldükten sonra ben çok üzüldüm. Yemin ederim birkaç gece uyuyamadım. Oğlumu düşündüm hep karıma çarpan arabayı da. Oğlum daha on bir yaşındaydı. Ona nasıl bakacaktım? Yeryüzünde tek bir akrabam dahi kalmamıştı. Oğlum her gün annesini sorup duruyordu ve çok ağlıyordu. Müthiş üzüldüğünü anlıyordunuz. Birkaç gece beraber yattık. Sonra oğlum bir ara annesini unuttu gibi oldu. Artık daha az ağlıyordu. Ona bir bakıcı kadın tuttum. Kadın kırk beş yaşlarında ve duldu. Kirasını ödeyemediği için de evinden atılmıştı. Şimdi onlar evdeler büyük ihtimalle. Neyse size tüm bunları anlatmakla hata ettiğimi biliyorum. Siz başka bir şey için buradasınız. Aslında siz benim neden burada olduğumu bilmek için buradasınız. Yok, yok aslında siz benimle biraz olsun dalga geçmek için buradasınız.
Neyse konuyu fazla uzatmadan buraya geliş nedenlerimi anlatayım size. Ama demin ben şu öykü olaylarını anlatırken bazılarınızın bana aval aval baktığınızı hissettim. Bizim fabrika da binlerce hatta milyonlarca yazar çalışır. Bizim görevimiz öykü yazmaktır. Bu öyküler sizin bildiğiniz beş on sayfalık öykülere benzemez, bunlar daha çok binlerce sayfadan oluşan öykülerdir. Bir karakter buluruz ve onun hayatını anlatırız. Onun maceralarını daha çok. İşte ben bu öykü işinin ne ayak olduğunu merak ettim bir gün. Aslında merak etmemem lazım… Bu merak yüzünden epey bir kafa patlatmam gerekti ve kendimce bazı şeyler buldum birazdan bunları da anlatacağım.
2
İş yerimiz yani Öykü Fabrika’mız çok uzak bir yerde. Yerini bilmesiniz siz. Şöyle yıldızların hemen arkasında sağa dönerken ilk köşe başında. (şaka şaka) Yerini ben de bilmiyorum yani bu güne dek hiç öğrenemedim. Her sabah fabrikanın özel minibüsüyle işe gidiyorum. Penceresi falan da yok bu minibüsün yolu göremiyorsunuz. Kısa bir süre sonra da fabrikaya varıyorsunuz. Yolda en ufak bir sarsıntı dahi olmuyor. Bu işte bir iş olduğunu fark etmiyorsunuz, yani ben bugüne kadar “Yav kardeşim bu fabrika nerede biz nereye gidiyoruz?” diye soran görmedim hiç. Ben bile yeni yeni sormaya başlamıştım. Bunu fark ettiğimde ise sanki beynime bir mermi yemiş gibi olmuştum.
Neyse işte orada herkesin beş metrekarelik bir kabini var. Ses yalıtımlı falan… Ha bir de her saat başı kahvelerimiz gelir ben sütlü severim kahvemi. Bir teyze var o getirir kahveleri.
Adı mı? Söylesem mi acaba? Gülmek yok ama.
“Satılmış”
Neyse espri duymak istemiyorum. Saat 11.59. Tam bir dakika sonra yemek zili çalacak. Buradaki yemekler şahanedir. Patlıcan, karnabahar, pırasa ve ıspanak çıkmaz yemeklerimizde. Neyse yemek zili çaldı. Kabinimden dışarı çıktım. Serin bir rüzgar yüzümü yalar gibi oldu. Dümdüz bir koridor buyunca her biri beş metre karelik kabinler sağlı sollu uzanıyordu. Koridorun uzunluğunu bugüne dek kimse hesaplayamadı. Sonu yok gibiydi. Tam tepede yani tavanda florsan lambalar dümdüz gidiyordu. Kabin kapıları birer ikişer açıldı ve az sonra yüzlerce insanı bana doğru gelirken buldum. Yan kabinde ki biricik dostum (Yoksa dostum olmasını istediğim kişi mi demeliyim?) da oradaydı. İsmi mi? hemen söyleyeyim: “Yusuf” Çok normal bir isim değil mi? Ama siz bir de soyadını duyun. Dayanamayacağım söyleyeceğim, soyadı:
“Verici.”
Neyse cinsel şaka istemiyorum. Yusuf’un yanına gittim.
“Nasıl gidiyor?” diye sordum. Bir yandan yemekhaneye doğru yürürken bir yandan da konuşuyorduk.
“Çok iyi, müthiş bir dram yazıyorum. Kadının biri var, evli ve dört çocuklu. Bir kazada tüm ailesini kaybediyor. Çalıştığı işten atılıyor, sokaklara düşüyor ve en sonunda da deliriyor. Nasıl ama?”
“Çok kötü nasıl böyle bir şey yaparsın?” dedim. Sesimin fazla çıktığını son anda fark ettim.
“Senin neyin var bakalım? Bu günlerde çok tuhaf davranıyorsun.” dedi
Benim deli olduğumu düşünmesinden korktum tıpkı şuan sizin düşündüğünüz gibi.
“Yok… yok bir şey.” dedim ve ekledim. “Sadece bu kadar kötü şeyler yazmak zorunda mısın? Yani biraz mutlu insanların öyküsünü yazsan diyorum.”
“Hey dostum şu dünyada sadece iyi şeyler yazamazsın. Zaten en mutlu öykülerde bile dram vardır. Hem sana ne demeli beş sayfa yazıp bırakıyorsun.”
“Haklısın bir aydır tam yüz elli tane öyküye başlayıp bitiremedim. Patron her an beni kapı dışarı edebilir.”
“Üzülme herkes böyle bir dönemden geçebilir. Bir keresinde bana da olmuştu. Hem alt tarafı öykü sonuçta… Zaten burada senin yazdıkların gibi onlarca öykü yazılıyor. Bir karakter doğuyor sonra onun hakkında yazacak bir şey bulamıyorsun ve başka öyküye geçiyorsun. Bu doğal önemli olan bunu sürekli hale getirmemek… yeteneğini kaybedebilirsin.
“Yine fazla çene çaldık yemeği kaçırmayalım, sonradan bisküvi yemek istemiyorum.” dedim. (Konuyu kapatmalıyım diye düşündüm. Ne yapacaksam sonra yapmalıydım.) Ve beraber yemek yemeye gittik. Yemekte ne çıktı dersiniz? Karnıyarık, pırasa ve semizotu… Of tam bir kâbustu. Biz de ne yaptık? Çıkıp kantinden birer bisküvi aldık. Kantinin tepesindeki tabelada yazan mavi parıltılı yazıyı görmelisiniz: Buradaki yiyecekler yemekhanedekiler gibi beleş değildir, eğer karnınız acıktıysa paranıza kıymak zorundasınız. Tabi benim beş kuruş param olmadığı için Yusuf ısmarlamıştı bisküviyi.
Bisküvilerimizi bitirdikten sonra birer kahve içtik (Kahve beleşti) ve hala yirmi dakika mola hakkımız vardı. Yani yirmi dakika sonra eşekler gibi çalışmaya devam edecektik. Yusuf’un odasında bir süre sessizce oturduk. Herkes gibi onun odasında da geniş, beyaz bir koltuk vardı. Koltuklar uyumak için hiç iyi değildi. Hatta otururken bile kıçınıza yayların batmasına engel olamıyordunuz.
İkimizin de şuan beyninin boş olduğunu biliyordum. Ben her an saçmalayabilirdim. Genelde öğle yemeğinden sonra saçmalarım, birkaç arkadaşın yanına gider saçmalar, kimisini güldürür kimisinin ise sinirlerine sıçarım.
Yusuf, böyle düşünceli olduğumda saçmalayacağımı iyi bilirdi. Belki bu yüzden hiç konuşmuyordu benimle. Masmavi gözleriyle beni süzüyordu. Ama saçmalamak isteyen birini susarak ve ya konuşarak durduramazdınız, aslında onu durdurmaya çalışmak saçmalık olur ve saçmalayan birini dinlemek kadar saçma bir şey varsa o da bu lanet hayatta saçmalamadan, saçmalamamaya uğraşarak saçma bir yaşam sürmektir.
“Biraz hava almaya ne dersin Yusuf?” dedim. Sanki Yusuf’un beynine bir mermi sıkmıştım. Bana sanki kaltakmışım gibi baktı.
“Hava almak mı? Sence bu yaptığımız nedir?”
“Oturup inekler gibi soluk almaktan bahsetmiyorum aptal, fabrikanın dışında bir yerlerde belki masmavi gökyüzünün altında bir yerde oturmaktan bahsediyorum.” dedim.
“İyi de bu fabrikada öyle bir yer yok ki, ben hiç görmedim.”
Doğru söylüyordu bu güne kadar ben de öyle bir görmemiştim. Ona attığım bir zarftı. Konuya bu yolla girmeye karar vermiştim.
Birden göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. Kulağımda bir ses yankı yapıyordu. Masmavi gökyüzü, fabrikanın dışı... Etraf kararıyordu. Biri elimi tuttu, patronu görür gibi oldum sanki ve gözlerim karanlığın içine gömüldü.
3
Uyandığımda (Uyumuş muydum yani?) simsiyah masamın (Yani bin yıl önce simsiyah olan masamın) başındaydım. Başım çatlıyor gibiydi. Bilirsiniz sanki kafam mengeneyle sıkıştırılıyordu. Saat iki buçuğu gösteriyordu. Masamın üzerinde bir kahve fincanı vardı. Üzerinde ince bir duman tütmediği için soğumuş olduğu kanısına vardım. Yarım saat önce gelmiş olmalıydı. Son yaşadığım olayı hatırlıyorum. Sanırım son olayı hafızamdan silmeye çalışmışlardı tabi Yusuf’un da aklından silmiş olmalıydılar. Büyük ihtimalle Yusuf öğlenki olayı hatırlamayacak ama ben hatırlıyorum ve ona her şeyi anlatacağım.
Masamdan kalktım, doğrulup gözlerimi bir an için kapadım ve kapalı olan kapımı açtım. Kapının açılmasıyla daktilo sesleri odaya girdi. Bu sesleri sürekli dinlerseniz çıldırabilirsiniz. Tık, tık, tık, tık… Sonu yok gibiydi. Bunu duymaya daha fazla dayanamayacaktım. Hızlı adımlarla Yusuf’un kabinine doğru yürüdüm. Hızla kapısını açtım. Karşımda şaşkın bir ifadeyle beni süzen Yusuf duruyordu. Daktilosunun başındaydı. Daktiloda yarısı dolu olan bir sayfa kâğıt vardı. Masanın en köşesinde ise düzgünce dizilmiş yazılı kâğıtlar duruyordu. Yüzlerce kâğıt…
“Hey, senin ne işin var burada?” dedi. Bu kadar misafir perver olması beni şaşırtmamıştı doğrusu. Yüzünde yine aynı aptalca ifade vardı. Bu ifadeyi bazı zamanlarda yüzüne takardı ve bu tür zamanlarda onu boğmak isterdiniz.
“Çok önemli bir sorunumuz var seninle konuşmalıyım.” Masasının üzerindeki kâğıtları elime aldım.
“Ne yapıyorsun? Bırak onları… Hey senin burada olmaman lazımdı… İşten kovulacaksın… Yakma onları… Dur!”
Sanırım bana dur dediğinde biraz geç kalmıştı. Çünkü ben çoktan masanın üzerindeki kâğıtları alıp ateşle tutuşturmuştum bile. Söndürmeye de pek niyetim yoktu. Yusuf bana bağırıyordu, sövüyor ve daha farklı bir şeyler saydırıyordu. Sanırım bana yumruk atmaya cesareti yoktu. Ah, evet bir de ağlamaya başlamıştı.
“Emeklerim… Yanıyorlar. Allah’ım yardım et. Seni oruspu çocuğu, piç kurusu.”
“Zırlamayı kes bu kağıtlarda şu başına felaketler gelen kadının öyküsü var değil mi? Bu kadın daha doğarken ölmeli ve cennete gitmeli, başına felaketler gelmemeli anlıyor musun? Şimdi karı gibi ağlamayı kes de beni dinle.”
Aman Allah’ım bir şeyi unutmuştum. Birazdan burası ana baba günü olurdu. Yusuf’un bağırışları duymayan kalmamıştır herhalde. Hemen kapıyı açıp koridora baktım. Daktilo sesleri vardı. Ve bir de buraya doğru gelen patronun ayak sesleri. Of yine bayılacaktım. Daha doğrusu bayıltılacaktım. İçeriye girdim, fayansla kaplı zeminde kağıt külleri vardı. Yusuf bir köşede durmuş öylece küllere bakıyordu. Ağlayışı da kesilmişti. Biraz sonra Yusuf ve ben bayılacaktık. Büyük ihtimalle ben işten kovulacaktım ve Yusuf da birkaç saat sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecekti. Beni bile unutacağını biliyordum, masasının başında uyanacaktı ve biraz başı ağrıyacaktı hepsi bu.
Yusuf’a bir şeyler anlatsam bile her şeyin boşa gideceğini biliyordum. Ama bir not yazıp Yusuf’a vermemde hiçbir sakınca yoktu. Bir kâğıda bir şeyler karaladım. Biraz düşünüp tekrar bir şeyler yazdım. Yazdıklarıma gülümsedim. Sonra da kâğıdı katlayıp Yusuf’un pantolonunun cebine koydum. Buna hiçbir tepki vermedi. Kımıldamadı bile. Patron kapıdan hışımla içeri girdi. Her zaman yaptığı gibi beni bayıltmaya kalkmadı, benimle konuştu.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen? Artık çok ileriye gitmeye başladın. Buna bir dur demenin vakti geldi. Her şeyi biliyorum.”
“Bana hiçbir şey yapamasın. İnsanlara her şeyi anlatacağım.” Patronun gülüşünü görmeliydiniz. Hastalıklı bir gülüşe benziyordu bu. Ben de gülmeye başlamıştım buna. Bana komik gelmişti.
“Seni kovuyorum. Birazdan bayılacaksın ve uyandığında öyle bir yerde olacaksın ki derdini kimse anlayamayacak. Anlattıklarına kimse inanmayacak.”
İşte bu sözlerden sonra bayıldım. Hala çözemediğim şey bu adamın bizleri nasıl bayılttığıydı. Yani bunu göremiyordunuz. Uyandığımda bembeyaz bir çarşafın serili olduğu bir yataktaydım. Üzerimde de bir çarşaf vardı. Bir hemşire buraya geldiğimde duman koktuğumu söylemişti.
4
İşte ben şuan size anlattıklarımı bu tımarhanedeki birkaç deliye de anlattım. Öykümün güzel olmasından mı yoksa benim güzel bir insan olduğumdan mı bilmem beni dinlemeye birkaç doktor da gelmişti. Bir tanesi kapının eşiğinde durmuş bana bakıyordu. Sanırım hepsinin kafasında birkaç soru işareti vardı ve eminim sizin kafanızda da vardır bu soru işaretlerinden.
Bu hastaneye henüz dün gelmiştim. Çocuğumu çok merak ediyordum ve tüm bunların bir hayal olmaması için de dua ediyordum. Birkaç deli bana “siktir lan” dedi. Bir tanesi bu uzun saçlıydı ve tanıdığım en deli insandı. Sanki “siktir lan” deme nöbetine tutuldu. “siktir lan… siktir lan” deyip durdu. Birkaç kişi bilinçsizce güldü. Kafasını garip bir şekilde sağa sola sallayanlar vardı.
Kapının eşiğinde duran ve kendisinin doktor olduğunu anladığım, uzun boylu ve mavi gözlü adamın yüzünde tatlı bir ifade vardı. Bana doğru geldi ağır adımlarla. Yürürken kollarını kocaman açıyordu. Diğer doktorlar omuz silkip gitmişlerdi. Doktor omzuma dokundu, oturduğum sandalyeden kalkıp ona baktım.
“O kağıda ne yazdın?” dedi doktor. Sol kaşı sanki saçlarına yapışıyordu. O kadar kaldırmıştı yani. Sesinde kendine güvenin belirtileri vardı. Konuşurken sanki boğazında karıncalar geziyordu ama iyi konuşuyordu. Bu adamdan spiker falan olmazdı.
“Yani sen şimdi bana inanıyor musun?”
“Hayır, ben sadece senin öyküne inanıyorum, şu Öykü Fabrikası zırvalıklarına inanmıyorum.” dedi. Adam kendince haklıydı, ben bile şuan böyle bir ortamda kendime inanmazdım. Ama bir fırsat yakalamıştım işte bunu iyi değerlendirmeliydim.
“Peki, bana inanmak zorunda değilsin. Şu Öykü Fabrikası benim öyküm olmuş olsun o zaman. Sana kâğıtta ne yazdığını söyleyeceğim.” dedim. Adamın heyecanlandığını sezinliyordum.
“Ama bir şartım var.”
“Şart falan yok. Sen benim hastamsın ve ben ne dersem o olur” Gözlerimin içine bakıyordu. Eğer ben bakışlarımı kaçırırsam tüm planlarım suya düşecekti. Neyse ki öyle olmadı.
“Öyleyse meraktan çatla.” Hayal kırıklığına uğradı ve teslim oldu.
“Tamam lan söyle nedir?”
“Bir daktilo istiyorum.”
“Bu dediğin çok zor, bu devirde daktilo mu kaldı?”
“Ben anlamam, ya bana bir daktilo bulursun, ya da meraktan çatlarsın.”
“Of tamam lan tamam… Ne inatçıymışsın olum. Sanırım ofisimde bir tane olacaktı. Aslına bakarsan ben de senin gibi eski kafa bir adam sayılırım. Daktiloyla yazmaktan her zaman keyif almışımdır.”
Beraber adamın ofisine gittik, birkaç merdiven tırmanıp, koridorlardan geçtikten sonra. Adamın ofisi yani muayene odası derli topluydu. Siyak ahşap bir masa, hastalar için rahat bir koltuk vardı odada. Duvarlar ilginç resimlerle doluydu. Adamın çalışma masasının hemen üzerinde de pırıl pırıl bir daktilo vardı.
“Geç” dedi Doktor, masayı işaret ederek. Doktorun koltuğuna oturdum, uzattığı kâğıdı daktiloya yerleştirdim. Önce tavana bakarak düşündüm, beni en çok mutlu edecek şeyleri ve başka bir şeyleri hayal ettim. Parmaklarımı hızla açıp kapadım ve sihirli ellerimi tuşların üzerinde müthiş bir kızla gezdirdim. Doktora bakmasam da yüzündeki şaşkınlığı görebiliyordum. Birkaç saniyede işim bitmişti kâğıda şunları yazmıştım.
Benim adım Melih’tir, oğlumun ki ise Kerem. Oğlum, ben ve karım… adresinde mutlu bir yaşam sürmekteyiz. Ben bir lisede edebiyat öğretmenliği yapmaktayım. Karım da benimle aynı işi yapmaktadır. Ben öykü yazmayı asla bilmem ve yazamam. Böyle bir yeteneğim de yoktur. Ve benle ailem ölene kadar mutlu bir hayat süreceğiz.
Son
Uyandığımda saat neredeyse öğlene geliyordu. Karımın yatakta olmadığı anladım. Bu gün günlerden pazardı büyük bir ihtimalle. İçeriden karım ve oğlumun sesi geliyordu. Allah’ım rüyamda neler görmüştüm öyle, eğer karımın sesini duymasam hepsi gerçekti diyecektim. Atletim ter içinde kalmıştı. Ne korkunç ve bir o kadar da komik bir rüyaydı bu böyle. Karım ölseydi galiba ben de yaşayamazdım.
Bir de şu öykü zırvalığı var. Ben edebiyat öğretmeni olmama rağmen kompozisyon bile yazamam. Yani rüya saçmaydı.
Bir an önce kalkıp oğluma ve karıma sarılmalıydım. Mutfağa girdim, karım masaya birkaç tabak koyuyordu. Oğlum ise elindeki çikolatayı yiyordu, hani şu içi kıçı kırık karamelli olanlardan. Bizimkisi çok sever bunları, çikolatanın içinden fışkıran karamelleri de bir güzel emer. Neyse daha fazla konuşmak istemiyorum. Önce karımın yaptığı nefis omleti yemeliyim.
“Günaydın” dedim ollara ve ikisini de bir güzel öpüp masaya kuruldum. Karım tabağıma bir parça omlet koydu. Ona minnetle baktım.
“Baba, öğretmenimiz bir ödev verdi. Bana yardım eder misin?” dedi oğlum.
“Elimden gelen bir şeyse neden olmasın, nedir ödev?”
“Konusunu kendimin belirleyeceği bir öykü yazmam gerekiyor.”
“Maalesef sana yardım edemeyeceğim şampiyon, üzgünüm. Bu konuda hiç yeteneğim yoktur.”
Allah’ım o rüyada ne müthiş bir yazardım öyle. Yok canım bu kesin bir rüyaydı. Oğlum alt dudağını aşağıya indirmişti, onu teselli etmem gerekirdi. Fakat kapı çaldı ve ayağa kalkıp kapıyı açtım. Karşımda masmavi gözlü bir adam duruyordu. Yakışıklı sayılırdı. Boyu da fena değildi ama ondan manken falan olmazdı. Neden mi? Çünkü yüzünde çok salakça bir ifade vardı. Sırf bu yüzden onu boğmak isteye bilirdiniz.
“Günaydın. Melih bey siz misiniz?”
“Evet siz kimsiniz? Ve nasıl yardımcı olabilirim?”
“Adım Yusuf. Ve sanırım siz bana yardımcı olacaksınız.”
“Buyurun, sizi dinliyorum.”
Adam cebinden çıkarttığı bir kâğıdı bana uzattı. Ufak bir kâğıttı bu ve aman Allah’ım üzerinde benim el yazım vardı. Kâğıdı hızlıca okudum. Güçlü bir deja vu hissine kapıldım. Kâğıdın üzerinde yazan yazı aynen şöyleydi:
Benim adım Melih’tir, oğlumun ki ise Kerem. Oğlum, ben ve karım … adresinde mutlu bir yaşam sürmekteyiz. Ben bir lisede edebiyat öğretmenliği yapmaktayım. Karım da benimle aynı işi yapmaktadır. Ben öykü yazmayı asla bilmem ve yazamam. Böyle bir yeteneğim de yoktur. Ve benle ailem ölene kadar mutlu bir hayat süreceğiz.
Ve eğer sen bu kâğıdı okuyup benim evime gelmişsen yaşadıklarım rüya değildir. Beni bul…
Şaşkınlıkla karışık bir ağlama nöbetine tutuldum ve Yusuf’u içeriye aldım, bundan sonra ne olacağını ben bile bilmiyordum.
Bitti
Yazan: Baran GÜZEL Tarih: 26.02.2010
Yorum (25)
![]()
Dilecta
dedi ki:
|
|||||||||||
| Gayet güzel, oturaklı, bir hikaye. Doktorun bir hastayı odasına alması gibi bir nokta okuyucuyu pek inandıramasa da, veya mizah duygusunun olması gereken dozun biraz daha üstünde olmasına rağmen "olmuş" bir öykü bu. Tek eleştirim "Şampiyon, hey dostum, lanet olası bilmemne" gibi bazı kullanımların oldukça çeviri tadında bir havaya yol açması olacaktır. Daha gerçekçi, "buradan" cümlelerle diyaloglar sentetik değil,daha organik olacaktır. Ya da tamamen bir tiyatral hava kabul edip, mizanseni ona göre yaratmalı. İkisi bir arada olmaz. Uzun zaman önce bir öykünü okumuştum, o zamanki düzey ile şimdiki seviye arasındaki fark muazzam. Daha da güzel hikayeler okuyacağız umarım. Hayaline sağlık |
Remziye
dedi ki:
Eray Usta
dedi ki:
Abdulvahap
dedi ki:
baran
dedi ki:
Evet, öncelikle yorumlarınız için çok teşekkürler. Bu öyküyü "öykü" yazmak için yazmamıştım, bir gün şöyle içimden ne yapsam ne etsem diye düşünürken geçtim klavyenin başına sadece yazdım, ne bir planım vardı ne de öykünün konusuna ilişkin bir şey. Aklıma geleni yazdıkça şekillendi ve bir öykü oldu. Emirhan abi, benim "Lanet olsun, hey dostum!, şampiyon..." gibi ibareleri kulllanmamın nedeni şüphesiz J.D. Salinger'in Ç.T.Ç romanıdır, o romana o kadar gülmüştüm ki, eğer bennde böyle yazarsam insanlar güler diye düşündüm. Zaten yazarken ben de her kelimeye güldüm ve ççok eğlendim. Eğer sizleri de eğlendirebildiysem ne mutlu bana. Not: Sizden kendimi geliştiğim konusunda yorumlar alınca aaklım çıkıcak gibi oluyor çok sağolun. )![]() |
ahmet
dedi ki:
baran
dedi ki:
Kunio Kun Tachi
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Evet okuması eğlenceliydi ama ben tam bir öykü tadı alamadım. Yani sanki bir arkadaşımla konuşuyor gibi hissettim. Sonu ise karmaşıktı. Yani hastaneden nasıl çıktı, karısı nasıl canlandı anlayamadım. Ama sanırım adam bunları zihninde yaşıyor. Yani tek açıklaması bu kalemine sağlık. Diğer öykülerini de bekliyoruz. |
seda
dedi ki:
Bu öyküden hemen önce Memuru okudum için mi bilemeyeceğim ama baazı yerleri bana hep o öyküyü hatırlattı. Sonsuz koridorlar, sinir bozucu tik taklar vs. Ama öykünde anlatmışsın bir karakter doğar yaşar ve yaşadığı şeyin bir sonu vardır ya ölür yada, ne bileyim bir sonucu olur. Ama bu öykünün de bir sonucu yoktu sanki devamı olabilir onu bilemeyeceğim, Ancak sonunda çok fazla soru işareti var. Tamam rüya değilmiş herşey gerçek de kadın nasıl yaşıyor o zaman. ismetin yazdığını okumadan yazmaya başladım oda benim takıldığım yerlere takılmış . Emeğine sağlık. Daha güzel karmaşık ama sonu belli öykülerde buluşmak üzere... |
baran
dedi ki:
baran
dedi ki:
ismet
dedi ki:
baran
dedi ki:
Kayipruh
dedi ki:
nymphetamine
dedi ki:
Yunus
dedi ki:
| Okurla samimiyet kurman öyküne bir akıcılık bir etkileyicilik katmış.Okurken çok zevk aldım aklına sağlık.Ama şu 'yani' kelimesini ve parantez içinde açıklamaları çok kullanmışsın.Öykünde sadece buralarda sıkıldım.Ayrıca hikayenin ilk bölümünde 'Müthiş üzülmek' demişsin.Burada da takıldım.Müthiş üzülmek sözü bence biraz saçma olmuş.Klavye hataların da yok değil.Ama bunların dışında genel anlamda öykünü çok beğendim.Aklına sağlık. |
baran
dedi ki:
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









