| İblis'in Mührü |
| Yazar ismet | |||||||||||||||||||||||
|
Derler ki Dünya’nın çevresini kaplayan yedi katman her katmanda bir kapı ve her kapıda İblis’in güçlü bir komutanı vardır. Son kapı hariç… Son kapıda İblis’in kendisi gelen kurbanını karşılar. Kişi eğer Dünya yaşamını başarıyla tamamlamış ve sona gelmişse ruhu sonsuz huzura kavuşur. Başarısız olmuş ve cehennemi hak etmişse oraya gider ve gazabını yaşar. Fakat terazi eşitse Tanrı kişiye bir şans daha verir. Kişi yedi katmanı aşarak ruhunu huzura kavuşturursa kurtulur ama başarısız olursa cehennemden daha korkunç olan katmanların arasında sıkışır ve ebediyen acı çeker.
Derler ki asıl sınav Dünya yaşamıdır. İnsanlara göre en günahkârlar emsali görülmemiş bir azap olan cehenneme gider. Ben bunun koca bir yalan olduğunu 22 Eylül 1994 günü sırtıma giren iki kurşun sayesinde anladım. Bunu okuduğuna göre şu anda öldün ve terazin eşit geldi. Burada yapayalnız olduğunu bilmelisin. Elindeki kılıcı sıkıca tut. Çünkü burada seni koruyabilecek başka hiçbir şey yok. Sana yapabileceğim tek iyilik kendi cehennemimi anlatmak olur. Şu anda son kapının önündeyim İblis’in sesini duyuyorum. Kapının vurulduğunu… Ama bunu tamamlayacağım. Sana basıma gelenleri anlatacağım. Ve söylebilecegim tek şey: Gerçek cehenneme hoş geldin…
ტ Ben katilleri avlayan bir katildim. Kendimce bir adalet sistemi oluşturmuştum. İnsanların hayatını mahveden kişileri öldürmekten zevk alıyordum. Benimle aynı meslekte olan arkadaşlarımın hepsi öldürmenin son çare olduğunu söyler dururlardı. Eğitimde de bunları görmüştük… Hep aynı şeyler… Suçluları cezalandırmak bizim görevimizdi fakat ben onları gerçek manada cezalandırmak istiyordum. Eğer yalnızsam hiç tereddüt etmeden alınlarının ortasına bir kurşun sıkıyordum. Yanımda bir arkadaşım varsa suçluyu dolduruyor ve bize saldırmasını sağlıyordum. Böylece onu öldürmek için bir fırsatım oluyordu. Amirlerim zamanla durumdan şüphelenmeye başlamışlardı ama ben bunun doğru olduğundan emindim. O sapkınlara cezalarını vermekte hiçbir zaman vazgeçmeyecektim. Ellerinde bir kanıt olmadığı için bir şey yapamadılar. Sonuçta uzun zaman bunun için eğitilmiştim; öldürmek ama delil bırakmamak. Küçük yaşta beni almak için gelmişlerdi. İçimdeki cevheri keşfettiklerini söylemişlerdi babama. Bana özel bir eğitim vermek istediklerini söylediler. Asıl amaçları bir ajan yetiştirmekti. Tabi ki aileme başka şeyler söylenmişti. Bunların ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Eğitim süresince bana öğretilen tek şey öldürmek oldu. Öldürmeyi gerçekten de iyi beceriyordum. Akıl oyunlarında da fena sayılmazdım. Yani oldukça iyi bir öğrenciydim ama yine de ajan olmayı istemiyordum. İçimizdeki düşmanları yok etmeden dışa açılmak aptalca geliyordu bana. İsteksizliğim beni eğitenlerinde dikkatini çekmişti. Arzuladığım şeyi söylediğim zaman en başta beni biraz tartakladılar. Ama bunun faydasını göremeyince yola geldiler. Verdikleri eğitimin heba olmaması için özel bir time soktular beni. 22 Eylül 1994… Sapık birkaç adamı enselemek için görev gelmişti. İçimde her zaman tanıdık olan o heyecan belirmişti. Maskemi yüzüme geçirirken tek istediğim onlarla yalnız karşılaşmaktı. Bu grubun hayatını mahvettiği onlarca çocuk vardı. Küçük çocukları kaçırıyor ve onları cinsel fantezileri için kullanıyorlardı. Bu bir avuç pislik, daha sonra onları öldürüyordu. Tek bir şeyden emindim; Ölümü hak ediyorlardı. Saklandıkları barakanın önüne geldiğimizde silahlarımızın son kontrolünü yaptık. Heyecanım gittikçe büyüyor öldürme arzum artıyordu. Odaları hızla dolaştık. Sert tekmelerle kapıları kırdıktan sonra silahlarımızla odayı kontrol ediyor ve adamları haklıyorduk. Tek başıma ilerlemeye dikkat ediyordum. En yakın arkadaşım Soner’den bile uzak durmaya çalışıyordum. Koridorun sonundaki odanın kapısını güçlü bir tekmeyle açtım. İçeride bir adam duruyordu. Yüreğindeki sapıklık gözlerine vurmuştu. Bir saniye bile tereddüt etmeden silahımı kaldırdım. “Dur” diye bir ses duydum. Soner şaşkınca bana bakıyor maskesinin altından derin derin nefes alıyordu. “Ne yapıyorsun sen. Adam zaten silahsız” “Sence yaşamayı hak ediyor mu?” dedim. “Buna biz karar veremeyiz” “Hayır, veririz” diyerek adama döndüm. “Aşağılık herif” diye haykırdım. Bir patlama sesi duyuldu. Bunun benimkisi olmadığını biliyordum. Tetiği çekmemiştim. Daha sonra sırtımda sıcak bir sıvı hissettim. “Dur” dedi tekrar Soner. Sırtıma sıktığı kurşun için pişmanlık duyuyor ama yine de bunu yapması gerektiğini biliyordu. “Bu senin adaletin” dedim. “Benim değil” Tekrar adama döndüm ve silahımı kalan gücümle hedefe kilitledim. Bir patlama sesi daha… Sırtıma yediğim ikinci kurşun daha can yakıcı olmuştu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Giderken yanımda bu adamı da götürmeliydim. Adaletimi sağlamalıydım. Tetiğe asıldım ve adamın cansız bedeninin yere devrildiğini gördüm. Adamın defterini dürmüştüm. Artık huzur içinde gidebilirdim.
* * * Ama öyle olmadı. Başımın arkasında büyük bir acıyla uyandım. Acı parmak uçlarına doğru yayılırken nerede olduğumu düşünüyordum. Karanlık her tarafı sarmıştı. Garip bir sıcaklık kollarımı yakıyordu. Ama bacaklarım donuyordu. Uzaktan yaklaşan iki siluet dikkatimi çekti. Garip bir ışıltı yayıyorlardı. Ben hınçla debelenirken onlar yanıma geldi. “Uğraşma insanoğlu” dedi bir tanesi. Yüzlerini göremiyordum ama sesleri beynime balyoz gibi iniyordu. “Dünya yaşamı senin için bitti. Ve hesap günün geldi” Duyduklarımla birlikte vücudumu garip bir titreme sardı. Eğer öldüysem duyularımın gitmesi gerekmiyor muydu? Vücudum da yerindeydi ya da bana öyle geliyordu. “Nasıl yani? Öldüm mü?” diye haykırdım. Sesimin yankılandığını hissediyordum. Sonsuz bir karanlığın içinde sadece iki parıltı ve ben vardım. “Evet” diye yanıtladı öbürü. Dünya yaşamımda bunların ne olduğu hakkında bir şey duymuştum. Sorgu melekleri… Bana hem mantıklı hem de çok aptalca gelmişti. Adaletin sağlanması doğruydu fakat nefsi olmayan bir yaratık ne anlardı, nasıl adil olabilirdi ki? Şimdi anlıyorum. Aslında onlar sadece elçiymiş. Hesabı yapan çok daha yükseklerde beni izliyormuş. Bana soru soracaklarını düşünüyordum. Yani dünya yaşamımda öyle anlatılmıştı. Fakat bunu yapmadılar. “Sen” dedi ilk konuşan melek. “Adaleti sağlıyordun. Ve O’na da iman etmiştin. Fakat öldürürken asıl istediğin kandı. Kendi ihtiyacını ve vahşet isteğini gidermek için bu yolu seçmiştin.” “Terazin eşit geldi” diye tamamladı diğeri. “Ve sana bir şans daha verilecek. Eğer ruhunu huzura kavuşturmak istiyorsan bu sınavı geçmelisin.” “Ne sınavı?” diye haykırdım. Elimde bir kılıcın belirdiğini hissettim. Sesimin yankısından kendim bile rahatsız olmuştum. Onlar yüksek sesle konuşmalarına rağmen sesleri yankılanmıyordu ancak ben fısıldasam bile en az üç kere bana dönüyordu sesim. “Dünyanın çevresini kaplayan yedi katmanı geçmen gerek. İlk altı katmanın kapısında İblis’in askerleri yerleştirildi. Onları tek tek geçeceksin. Ama en kötü kısmı son kapıda… Seni bekleyen askeri değil ta kendisi olacak” Duyduklarım irkilmeme ve titrememe neden oldu. “Şunu unutma Âdemoğlu; bu sınavda yardımcın olmayacak. Yepyeni bir dünyaya uyanacaksın. Orada kurulu bir düzen göreceksin. Ama yalnız olduğunu ve kimseye güvenmemen gerektiğini unutma. Orası kötülükle dolu… Yedi kapıyı bul ve bir an önce kurtulmaya bak. Artık O’da yanında değil. Burada duaların kabul olmaz. Bu yüzden boşuna ağlayıp sızlamaya da kalkma.” Siluetin parıltısı birden söndü ve muazzam yüzü göründü. “Bunu başaracak gücün var. Yeter ki sana bu gücü vereni unutma” dedi ve kayboldu. Daha sonra ensemde büyük bir acı hissettim. Göz kapaklarım ağırlaştı ve kendimden geçtim.
* * * Gözlerimi açtığımda kızıl bir gökyüzü üzerimi örtmüştü. İçime çektiğim havadaki zehri hissedebiliyordum. Milyarlarca arabanın aynı anda çalışması bile bu iğrenç kokuyu sağlayamazdı. Burnumdan dolan acılık genzimi yakıyor ve ben her saniye bunun bir kabus olmasını diliyordum. Ölü olduğuma hâlâ inanamamıştım. Bedenim yerindeydi. Burnum, gözlerim… Yine dünyadaydım. Ama bu seferkinde insanlar farklıydı. Her birinin gözlerinde tükenmişliğin kırıntılarını görüyordum. Elimdeki kılıcı hissettim ve sıkıca tuttum. Damarlarımda gezinen zehirli kan içimdeki umudu kamçılıyordu. Etrafa birkaç bina yapılmıştı. İnsanlar sokaklar arasında çaresizce geziyor, kimisi kusuyor, kimisi kendini bir yerlere vuruyordu. Onlara acıyarak bakarken kendimin ne olacağını düşünmeye başladım. Birileriyle konuşmalı ve nerede olduğumu öğrenmeliydim. Karşıdan yaklaşan ihtiyar bir adam gözüme takıldı. Burnundan kan sızıyor, ağzının kenarlarından inen salyalarına engel olamıyordu. Hızlı bir şekilde adamın yanına gittim. Biraz tiksinti ve biraz merhametle bakarken kelimeler ağzımdan dökülmeye başladı. “Afedersiniz, şu anda neredeyiz acaba” Adam yüzüme bakarak sırıttı. “Yeni olduğun belli oluyor” dedi. Olabildiğimce kibar konuşmaya çalışmıştım ama bunun yanlış bir hareket olduğunu anlamam fazla uzun sürmedi. İhtiyar adam yüzünü yüzüme yaklaştırarak fısıldadı. “Burası ilk katman… Gördüğün insanlarda kapıyı bulamamış olanlar. Eğer şanslıysan sende bulamazsın. Çünkü birinci kapıdan geçtiğin zaman dönüş yoktur” Adam kahkahalar atarak gülmeye başladı. Gülerken ağzından sıçrayan salyalardan kaçmaya ve birkaç şey daha öğrenmeye çalışıyordum. “Burada nasıl yaşıyorsun ihtiyar” diye sordum. Artık kibar davranmıyor, aksine buranın efendisi gibi hissediyordum. İhtiyar, sağ eliyle belindeki kılıcı kavradı. Bana verilen özel kılıca benziyordu fakat kabzası paslanmıştı. Kim bilir bu adam ne zamandır buradaydı. “Oradan yaşıyor gibi mi görünüyorum” diye haykırdı. Adamı kızdırmak istememiştim ama ben bunları söylemesem bile çatacak yer arıyordu. “Bak evlat burası yedi katmanın ilki. Yaşamayı unut ve ondan da önemlisi ölmeyi unut. Burada ikisi de yasak. İnsanı kahreden de bu ya. Yerinde olsam kapıyı aramazdım. Çünkü oraya gitsen bile başarılı olamazsın. Her katmanda cehennem daha beter bir hal alır. Ve burada kalırsan en azından azabın küçük bir kısmını görürsün.” “Bir korkak gibi yaşamak bana göre değil” dedim. Sesim istediğimden daha da sert çıkmıştı. Kaşlarım elimde olmadan çatılıyordu. Adam yaşamadığımı iddia ediyordu ama işte ben buradaydım. Hareket ediyor, düşünüyor ve hissediyordum. “Hala yaşamaktan bahsediyorsun” diye bağırdı elini havada savuşturarak. Acıyarak adamın suratına bakıyordum. Ben böyle olamazdım. Diğerleri gibi acınası bir hale dönemezdim. Kapıyı arayacaktım ve bunda kararlıydım. Kararlılığımı gören ihtiyar gözlerini devirdi. “Biliyor musun evlat? Ne yapacağın umurumda değil. Ama sadece nasihat olsun diye söylüyorum. Birinci kapıyı geçersen sonuna kadar gitmen gerekir. Bu yüzden tekrar düşün derim” ‘Hayır’ dercesine başımı sallarken son sorumu sordum. “Kapıyı nerede bulabilirim” “Sen kapıyı bulamazsın. Eğer hazır olur ve gerçekten gitmeyi istersen o seni bulur” Adam lafını tamamladıktan sonra topallayarak yanımdan ayrıldı. Arkasından bakakalmıştım ve ne yapacağımı bilemiyordum. Beynim gitmem gerektiğini söylüyor ama ayaklarım tüm gücüyle onunla savaşıyordu. Dikkatimi topladım ve kontrolümü elime aldım. Yaşadıklarım bir kâbus gibi geliyordu. Kapıyı bulmalıydım. İhtiyar kapının beni bulacağını söylese de bir şey yapmadan duramayacağımı biliyordum. Sokakların arasından geçerek ilerledim. Nereye gittiğimi bende bilmiyordum. Etrafa yer yer konulmuş evler sanki bir dekordan ibaretti. Her biri yıkılmak üzereymiş gibi duruyordu ve boş sokaklarda gezinen kargalarla bir uyum sağlıyordu. Burası bir katmansa kuşlar nasıl bulunuyor’ diye sordum kendi kendime. Fakat bunun cevabının da bir sır olduğunun farkındaydım.
* * * Zaman kavramımı kaybetmiştim. Buraya geleli birkaç dakika da olabilirdi, birkaç yılda… Dudaklarım çatlamaya ve iltihaplanmaya başlamıştı. Elimden düşürmediğim kılıcımla deli gibi kapıyı arıyor ama onu bulamıyordum. Her geçen zamanda umudumu kaybediyor ve gitme isteğimi yitiriyordum. Sıkıldığımı ve çaresizliğimin arttığını hissederken meleğin ne söylemek istediğini anlıyordum. Ruhum yani ben acı çekiyordum. Suyun sesini özlemiştim. Buraya geldiğimden beri sadece çamurlardan arıtttığım b.k kokulu suyu içmiştim. İçimden yükselen bir yumru boğazıma oturdu. Kendimi zorlayarak çığlık atmaya çalışıyor ama işe yaramadığını şiddetle fark ediyordum. Dizlerimin üzerine çöktüm ve ağlamaya başladım. Gözlerimden süzülen yaşların rengi sarımsıydı. Burada ilk defa ağladığım için bunun nedeninin ne olduğunu merak ettim. Gözyaşım toprağa damladığı anda bir sarsıntı hissettim. Yaşın ıslattığı yerin belli olduğu çorak toprak sarsılmaya başladı. Daha sonra nemli yerden başlayarak yer yarıldı. İçimde filizlenen umut kıpırdanmaya başlamıştı. Karın kaslarım geriliyordu. Yarılan toprağın içinden yukarı doğru sert bir rüzgâr esiyordu. Sesim kısılmış ve yüzüm kirlenmişti. Her şey aradığım kapı uğrunaydı. Bu yarığın o aradığım yer olduğuna emindim. Kapı sadece mecazdı. Kapıdan kastedilenin geçişi sağlayacak bir tünel olduğunu fark ettim. Ayağa kalktım ve yarığın yanına gittim. Tam üzerinde parıldayan bir şekil vardı. Bunun ne olduğunu bilmiyordum ancak İblis’in mührü olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyordum. Son kez arkamı dönüp terk ettiğim cehenneme baktım. İhtiyar adam “kapıdan sonrası daha kötü” demişti. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyordum ama yapacağım şeyden adım kadar emindim. Daha fazla düşünmeden çukura atlamalıydım. Atladım ve rüzgârın sebebini anladım. Yukarı doğru esen rüzgâr benim düşüşümü yavaşlatıyor ve yumuşak bir iniş yapmamı sağlıyordu. Burada ölemeyeceğimi biliyordum ve bunun ne için olduğuna akıl erdiremedim. Bir yandan da kılıcımın kabzasını sıkıyordum. İnişim oldukça hafif olmuştu. Başka bir dünyaya gelmiş gibiydim. Etrafımı saran kırmızı aydınlık sinirlerimi bozuyordu. Burası şu ana kadar beklediğim yer gibi değildi. Sanki sonsuz bir boşluktaydım. Karşımda bana doğru bakan bir yaratık fark ettim. Kocaman gözleriyle beni süzerken burnundan duman çıkıyordu. Kolları çok uzundu, dizlerinin altındaydı. Yüzünün belli kısımlarında oluşan kocaman sivilceler patlamış, içindeki irin suratına akmıştı. Alt dudağı yanarak siyahlaşmıştı. Siyah dudağın içinden kırmızı bir kısım dışarı doğru sarkmıştı. Derisinin rengi kırmızı renkte iyi fark edilmiyordu. Sol elinde tuttuğu kılıcını ateş çevrelemişti. “Ben Glaxas” dedi yılan gibi tıslayarak. Arkasında kapıyı göstererek devam etti. “Oraya gitmek için beni geçmen gerek” Glaxas’ın tam gözlerine bakıyor ve kendimi kaybediyormuş gibi hissediyordum. İçimde büyüyen çığlığı serbest bırakarak üzerine atıldım. Dünya yaşamımdan hatırladığım bıçak darbelerini kılıcımla uyguluyor ama benim geçmemi asıl sağlayacak şeyin kararlılığım olduğunu da biliyordum. Onunla savaşırken kendi davamı düşünüyor, bu zafere ne kadar ihtiyacım olduğunu kendime hatırlatıp duruyordum. Kılıçlarımız havada karşılaştı. Onun ateş saçan kılıcından gelen ısı dayanılmazdı. Tüm görkemine rağmen çok güçlü sayılmazdı. Kılıcımı yan yatırarak onu savuşturdum. Ateşli kılıcıyla bana tekrar hamla yaparken eğildim ve son anda kurtuldum. Bu savaşı en kısa yoldan çözmeliydim. Eğildiğim an kasıklarıyla göz göze geldim. Kılıcımı sert bir şekilde kasıklarına soktum. Açılan yaradan sızan siyah kanın kokusu beni rahatsız ediyordu. İblisin askeri büyük bir acıyla geri çekildi. Çığlıkları kulaklarımı dolduruyor, diğer bütün sesleri bastırıyordu. Kendi lisanında küfürler ediyor gibiydi. Elindeki kılıcını öfkeyle bana fırlattı. Son anda yana çekildim ve kılıç sadece elmacık kemiğimin üzerini çizdi. İblis kaybetmenin kızgınlığıyla bana bakarken ortadan yok oldu. Etraf aydınlanmaya başlamıştı. Tam karşımdaki duvarın üzerinde ilk kapıdakiyle aynı bir işaret belirdi. Mührün altından çatlamaya başlayan betonda bir çukur açılmıştı. İçinden geçme konusunda tereddütlüydüm. İlki beni çok zorlamamıştı ama her kapıda işin biraz daha zorlaşacağını biliyordum. Tüm kararlılığımla ve adımlarımı kapıya doğru attım. Tam önünde tekrar duraksadım. Önce elimi çukurdan içeri soktum. Elim ortadan yok oldu. Geri çekmeye çalıştım ama bunu başaramadım. Kapı sadece gitmek içindi. Geçtikten sonra çıkmam imkânsızdı. Bedenime hâkim olarak içeri ittim. Tüm vücudum içeri girdiğinde karşıdan esen sıcak rüzgârı hissettim. Katmanların arasında sıkışmış binlerce yüz bana bakıyordu. Bir tanesinin gözü yerinden çıkmıştı. Bir diğerinin kolu kabaetine sokulmuştu. İğrenerek onlara bakarken buradaki azabın gerçek anlamını öğreniyordum. Bende onlar gibi olamazdım. İblisin ikinci komutanı karşımda bana bakıyordu. Şekli neredeyse ilk askerinkine benziyordu. Aralarında çok fazla bir güç farkı olmadığını biliyordum. Bunda daha hızlı hareket etmeliydim. Hiç zaman kaybetmeden elimdeki kılıcı fırlattım. Kılıç tam istediğim gibi gırtlağına girmişti. Ne olduğunu anlayamayan yaratık beni küçümsemenin büyük bir hata olduğunu fark etmişti. Bu sefer bana zaferi kazandıranın kararlılığım olduğu daha açıktı. Yaratığın adını söylemesine bile izin vermemiştim. Ortadan kayboldu ve arkasında bir başka mühür belirdi. Daha sonra altında bir çukur oluştu. Tereddüt etmemem gerektiğini biliyordum. Bu yüzden hızla kapıdan geçtim. Üçüncü askere de aynı hamleyi yaptım ve başarılı oldum. Bu şekilde hepsini öldüreceğimi düşünüyordum. Açılan yeni mührün altından da geçtim ve 4. askere kılıcımı fırlattım. Ama gördüğüm şey beni oldukça şaşırttı. Yaratık elindeki kılıçla fırlattığım silahımı savurdu. Göz bebeklerimin büyüdüğünü hissediyordum. Karşımdaki yaratık hırıltılı bir şekilde güldü ve “Adım Gorlat” dedi. “Şu ana kadar geçtiğin aptallardan daha iyiyimdir”
* * * Gorlat gerçekten de çok farklıydı. Görüntüsü oldukça korkunçtu. Gözlerinin üzerinden iki tane boynuzu çıkmıştı. Bir elinde uzun, ateşli bir kırbaç diğer elinde ise kılıcı duruyordu. Kollarındaki kaslar üzerindeki zırhtan bile belli oluyordu. Şu ana kadar savaştıklarımın hepsi zırhsızdı. Ancak bunun tam bir savaşçı olduğu belli oluyordu. Gözünde tek bir beyazlık yoktu. Tamamen siyah olan pürüzsüz gözünün nereye baktığı anlaşılamıyordu. Vücudu oldukça kıllıydı. Kolları düzgündü ancak elleri bir balyoza benziyordu. Kırbacını duvarda şaklattı. Havada bir ‘S’ oluşturarak yere inerken büyük bir gürültü çıkarmıştı. Sonra onun ne yaptığını fark ettim. Kırbacı kılıcımı sarmalamıştı. Biranda kırbacını bana doğru salladı ve kılıcım havadan uçarak kucağıma düştü. “Kurallar böyle” dedi Gorlat. “Seni bu silahın elindeyken yenmeliyim. Kendini sadece onunla savunabilirsin çünkü” Kılıcımı sıkıca kavradım. Zorlu bir dövüş olacağı belli oluyordu. İblisin askeri kırbacını bir kere daha salladı. İnce siluet yüzüme doğru geliyordu. Tam derin bir yara açmak üzereyken elimle kavradım. Avucumda büyük bir yanma hissi vardı. Sağ elimde tuttuğum kılıcımla kırbacı yarısından kestim. Kestiğim kısmın ateşi sönmüştü. Ancak Gorlat’ın elindeki kısım yanmaya devam ediyordu. Kılıcımı kendime doğru dik bir şekilde tutarak koştum. Düşmanımda kırbacını atmış ve kılıcını elinde sağlamlaştırmaya başlamıştı. Silahımı yukarıdan üzerine indirirken son anda beni önledi. Kılıcını başının üzerinde tutarak kendisini korumayı başarmıştı. Karnıma sert bir tekme attı. Tekme geriye gitmeme ve hasar görmeme neden olsa da kendimi çabuk toparladım. Dünya yaşamımdan kalmış tüm silah bilgilerini hatırlamaya çalışıyordum. Bir bıçakla nasıl adam öldürebilirdim. Üstelik bu adamdan da öte İblisin bir komutanıysa… Geriye doğru çekildim ve onun saldırmasını bekledim. Üzerime doğru atıldığında yana çekilerek atağını imha ettim. Kılıcı bedenime o kadar yaklaşmıştı ki bağrımdan yayılmaya başlayan kızarıklık büyük bir kıvranmaya yol açıyordu. Benim yana çekilmemle bir anlık boşluğu oluştu. Kılıcımı hızla gözüne soktum. Yaratığın gözünden siyah kan fışkırmasına rağmen, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu. Ateş saçan kılıcını yanlamasına yanağıma vurdu. Sıcak demirin bir an yanağıma yapıştığını hissettim. Hücrelerimin bir bir öldüğünü ve yeniden doğduğunu anlayabiliyordum. Hücreler tekrar oluşuyor ama acı geçmiyordu. Buranın azabı da buydu zaten... Yaşamaya devam ediyordum ama acılar beni zayıflatırken iblise kadar nasıl ulaşacaktım. “Benden sonrakiler inan çok daha tehlikeli Âdem” dedi yaratık tıslayarak. Bana Âdem demek hoşuna gidiyor gibiydi. “Benim adım bu değil. Benim…” Lafımı tamamlayamadan kılıcının koluma doğru yaklaştığını hissettim. Bunu kullanabileceğimi yeni fark ediyordum. Gözlerim kapalı bile olsa onunla savaşabilirdim bu şekilde. Arkamdan bir darbe daha indirmeye çalıştı ancak kılıcı hissettim ve kendimi bile şaşırtacak bir hareket yaparak ters takla attım. Gorlat’ın bedeni bunu yapmama yardımcı olmuştu. Hamlem onu bile şaşırtmışa benziyordu. Kör gözü tamamen kapanmıştı. Diğeri ise şaşkınlıkla bana bakmakla meşguldü. Onun bu halinden yararlanarak kılıcımı diğer gözüne soktum. Acıyla kıvranırken bu sefer savunmasız olan boğazını kestim. İğrenç bir koku etrafı sarmıştı. Ayak parmaklarımdan vücuduma yayılan bir tatmin duygusu titrememe neden oldu. Daha sonra karşıdaki duvar kırılmaya ve üzerinde İblis’in Mührü oluşmaya başladı. Bu Dünya yaşamımda gördüğüm bir atari oyunu gibiydi. Sürekli birilerini yeniyor ve bir kapıdan geçerek sıradaki düşmana varıyordum. Kendi halime güldüm. Durumumu yine eğlendirici ve komik bulmanın bir yolunu keşfetmiştim. Diğer tarafta beni bekleyen yaratık şu anda kılıcının kabzasını sıkıyor olmalıydı. Onun şimdikinden daha güçlü olacağını düşündükçe tüylerim diken diken oluyordu. Sonsuz bir hayatta çekilecek sonsuz acı… Kapının oluşumu tam olarak sağlanmıştı. Üzerindeki mühür parlıyordu. Kendime duyduğum güvenin arttığını fark ediyordum. Kılıcımı sallayarak kapıdan geçtim. Ancak karşımdaki yaratığı görünce bütün cesaretimin cam parçaları gibi kırıldığını her uzvumla hissedebiliyordum.
* * *
Boyu neredeyse benim bir buçuk katımdı. Zırhının tek bir zayıf noktası yoktu. Miğferinin kenarlarından çıkan boynuzunun uzunluğu kolum kadar vardı. Elinde tuttuğu çivili sopası her zamanki gibi ateşle donanmıştı. Ateşin nasıl olup da bu tahtayı yakmadığını anlayamıyordum. Ama burası da zaten sorular diyarı değil miydi? Yaratık hırıltılı bir şekilde konuşarak “adım Minotauros” dedi. Bu adı bir yerlerden tanıyordum. Dünya yaşamımda bir şekilde duymuş olmalıydım. Hafızamı yokladım ama bir şey yoktu. Nasıl bir yerde olduğumuza baktım. Etrafımız dev bir labirent gibiydi. Labirent… Evet, onu nereden hatırladığımı anlamıştım. On altı yaşımdayken bir çocuk kitabı geçmişti elime. İçinde Minotauros ile ilgili bilgiler vardı. Hatta o kadar iyi hatırlamıştım ki bilgiler de ne yazdığı harfi harfine aklıma geliyordu: “Minotauros, yarı insan yarı boğa olan tuhaf bir yaratıktı. Girit kralı Minos onu, Daidalos tarafından yapılan olağanüstü labirentle çevrili sarayını korumakla görevlendirmişti.” Onun, İblis’in bir komutanı olduğundan bahsedilmiyordu ama geçen süre içinde neler olduğunu yalnızca Tanrı bilirdi. O zamanlar bu yaratığın bir saçmalık olduğunu düşünmüştüm ama şimdi Dünya’da sandığımdan çok daha fazla olağanüstü şeyin olduğunu fark ediyordum. “Seni öldürmek için buradayım Âdem” hırladı “daha doğrusu öldürmemek ama sonsuz bir azap yaşatmak için” “Benim adım Âdem değil. Adım…” “Adının ne olduğunun hiçbir önemi yok. Burada herkes Âdem’dir” “Öyle mi aşağılık yaratık? Gör bakalım bu Âdem seni nasıl öldürecek” “Beni geçmenin olanaksız olduğunu sende biliyorsun. Burası benim labirentim. İstediğim kadar saklanırım ama sen bunu yapamazsın. Beni yenemezsin. Çünkü sende de Âdem’in zayıflıkları var.” Durumu daha yeni fark ediyordum. Haklıydı… Burası onun eviydi ve o her yere saklanabilecekken ben hep açıkta olacaktım.
Sözleri beni son derece öfkelendiriyordu. Daha fazla konuşmanın benim zararıma olacağını biliyordum. Bunu da geçersem sonraki rakibimin Minos olacağını düşünüyordum. Çünkü Minotauros onu koruyordu ve oda İblis’in son Mührünü kazanacağım kişiydi. Kılıcımla yaratığın üzerine atıldım ama kendimi yerde buldum. Düşmanım ortadan kaybolmuştu. Büyük labirentin içerisinde ne yapacağımı onu tekrar nasıl bulacağımı bilemiyordum. Labirentin içerisinde hızla koşmaya başladım. Burayı ne kadar çabuk keşfedersem o kadar iyiydi. Her an tetikteydim. Yarı insan ve yarı boğa olan yaratık üzerime atlayıp beni haklayabilirdi. Buraya kadar gelmişken bu çok yazık olurdu. Huzura kavuşmalı ve kendimi yükselterek affettirmeliydim. Labirentin aralarından esen sıcak rüzgâr dudaklarımın çatlamasına neden oluyordu. Yukarıdan, üzerime yaklaşan bir sıcaklık hissettim. Ama artık çok geçti. Minotauros’un ezici ağırlığının altında kalmıştım. Sopasını bırakmış ve beni yumruklamaya başlamıştı. Sıcak sıvının burnumdan aşağı aktığını hissediyor acımı hafifletmek için sadece derin derin nefes alıyordum. Bir insanın bu kadar acıyı kaldırabileceğini asla düşünmezdim. Bir yandan da ateşli sopasını yüzümde gezdirerek yanık acısını tattırıyordu. Benim kıvranmam ona zevk veriyor gibiydi. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bedenim ben istemesem de kendisini teslim ediyordu. Yumruklarını suratıma indirirken burnumun paramparça olmasını duyuyordum. Ancak hemen iyileşiyor geriye sadece acısı kalıyordu. Böylece Minotauros acımı artırmanın bir yolunu sağlamış oluyordu. Tüm gücümü topladım ve suratına bir yumruk attım. Ama bundan hiç etkilenmemiş gibi beni dövmeye devam ediyordu. Eğer kaybedersem bu şekilde sonsuza kadar beni dövmekle meşgul olabilirdi. Kollarımı iki yanıma saldım ve toprağı fark ettim. Benim yaratıldığım madde buradaydı. Burası benim yerimdi. Burada ben daha güçlüydüm. Ellerimle toprağı avuçladım ve Minotauros’un gözlerine doğru fırlattım. Birden görüşünü kaybetmenin şaşkınlığıyla elleri gevşeyen yaratığın boşluğundan yararlanarak kılıcımı aldım ve boynuna bir hamle yaptım. Fakat zırhı beni önlüyor, ona zarar vermeme mani oluyordu. Gözlerini ovmaya devam eden şeytanın miğferinden tuttum ve yukarı doğru çektim. Miğferinin başından çıkmasıyla deliye dönen yaratık gözlerini nihayet açabilmişti. Öfkeyle bana bakarken göz bebeklerinin kırmızı ve etrafını saran irisinde derin bir ateş olduğunu gördüm. Yani bu gözler ateş rengi değil ateşin ta kendisiydi. İkimizde ayağa kalkmayı başarmıştık. Alevlerle parlayan sopasını eline aldı ve bana doğru salladı. Çivilerin bir tanesi göğsümü sıyırmıştı. Hızlı bir şekilde yerden tekrar toprak aldım. Gözüne doğru fırlattım. Dikkati dağılan Minotauros ne olduğunu anlayamadan kılıcımı miğfersiz kalan boynuna soktum. Minotauros’da gözden kaybolurken labirent yıkılmaya başladı. Sonraki rakibimin kim olacağını biliyordum. Tahmin ettiğim gibi labirentin yıkılmalıysa ortaya bir saray çıktı. Saraya doğru ilerledim. Kapısında büyük ve oldukça tanıdık bir mühür duruyordu. Bu seferki savaşımın diğerlerinden daha farklı olacağını biliyordum. Artık bedenimle değil irademle savaşacaktım. Ve bu iblisten önceki son düşmanım olacaktı.
* * * Minos içeride bir masanın başında oturuyordu. Daha önce bu kadar güzel bir yer görmediğimden emindim. “Hoş geldin Âdem” dedi “Adımın ne olduğunu zaten biliyorsun” “Ben biliyorum ama siz benimkini bilmiyorsunuz. Benim adım Âdem değil” “Buna alışsan iyi olur. Senin adın Âdem” Bir şey söylemedim ve sessizce onu dinledim. Ne bir silahı ne de kırbacı vardı. Ateş yaymıyordu. Sonsuz huzuru bulmayı başardığımı düşünmeye başlamıştım. “Seni öldürmem mi gerekiyor?” diye sordum. “Hâlâ anlayamadın mı? Burada ölüm yoktur. Şu ana kadar yendiklerinin hiç biri ölmedi. Sadece senden sonraki kurbanlarıyla ilgilenmeye gittiler.” “O halde senide mi geçmeliyim?” Soruyu düzeltmemin bir faydası olmayacağının farkındaydım ama o alay ediyorsa bende bunu yapacaktım. “Buradan gidip ne yapacaksın Âdem. Ruhunun gerçekten de huzura kavuşacağını mı sanıyorsun. Şöyle bir etrafına baksana… Ne kadar büyük bir güce hizmet ettiğime bir bak. Sende bizden olmayı istemez misin?” “Sizden olmak mı? Asla bir yaratık olmayacağım” “Tabi ki olmayacaksın. Sen özelsin Âdem. Bizi yönetebilirsin. Adımı ne diye duydun Dünya’da” Tereddüt ediyordum. Bana özelsin dediğinde gururumun okşandığını şiddetle fark ettim. “Tanrı olduğundan bahsettiler. Ama buna asla inanmadım. Ve sen de bunu kanıtladın işte.” “Aynen öyle. Aslında bizler kendi efendimize hizmet ediyorduk. Ama onlar bizi Tanrı sandılar” Minos derin bir kahkaha attı. “Aptallar” “Kes şunu” “Bak Âdem. Şunu anlamalısın ki seni bu sınavdan yeterli olup olmadığını anlamak için biz geçirdik. Bizden biri olman için… Dünya yaşamının bittiği gün melekler sana ne dediler. Hatırlasana” Sözcükler istemeden ağzımdan döküldü: “Artık O’da yanında değil. Burada duaların kabul olmaz. Bu yüzden boşuna ağlayıp sızlamaya da kalkma.” Minos’un yüzünde derin bir tatminlik duygusu oluştu. “Gerçekten onu yenebileceğini mi düşünüyorsun? İblisle baş edebileceğini” bir kahkaha daha attı. ‘Hayır’ diye düşündüm. ‘Allah beni yalnız bırakmış olamaz.’ Dünya yaşamımda hep O’nun her yerde olduğu söylenirdi. Ancak beni terk ettiğini söylediklerinde bunun yalan olmadığına emindim. “Bize katıl Âdem. Burada yalnız olmazsın. Muazzam bir güce hizmet edersin” Artık her şeyi daha iyi anlıyordum. Bu seferki savaşımda bu olmalıydı. Eğer onlara katılır ve Allah’ın beni terk ettiğini düşünürsem verdiğim tüm savaş boşa gidecekti. O, hiçbir zaman bırakmayacağını söylemişti gönderdiği mesajlarda. Yalancı olmadığından emindim. Bu da bir başka sınav olmalıydı. Aslında O hep yanımdaydı. Tüm savaşları onun sayesinde geçmiştim. Kılıcımı kaldırdım ve “Hayır” diye bağırarak Minos’un boğazına sapladım. Saray yıkılmaya başlıyordu. Hızla çıkarak önümde uzanan kapılara baktım. Geçtiğim tüm kapılar açılmış ve geri dönüş imkânı sağlanmıştı. Bu kadar geldikten sonra geri dönmeyi asla düşünmüyordum. Bu yüzden benden sonrakilere yaşadıklarımı anlatmalıydım. Sarayın yıkıntıları arasından büyük bir taş aldım ve bunları yazmaya başladım.
* * * Ben tüm bunları yaşadım. Benim yaşadıklarımdan çıkarman gereken tek şey O’nun seni terk etmeyeceğidir. Bu yüzden her kararın, her adımın kararlı, azimli ve inançlı olsun. İblisin sesini duyuyorum. Kapının önündeyim ve o beni çağırıyor. Kapının üzerindeki mühür her zamankinden daha şiddetli parlıyor. Ama bunu tamamlayacağım. Eğer tüm çabalarının boşa gitmesini istemiyorsan asla baş koyduğun yoldan dönme. Artık İblis’ten korkmuyorum. Onun bir zavallıdan ibaret olduğunu anlayalı çok oldu. Ve orada karşıma neyin çıkacağının da farkındayım. Eminim ki orada karşıma çıkacak kişi benim. Yani İblis’te, güçte aslında bende… Tüm dünya yaşamım boyunca benim aklımı çelen nefsim orada karşıma çıkacak. Onunla son savaşımı vereceğim ve eğer kazanırsam ruhum huzura kavuşacak. Şimdi bu ağır kayayı kolaylıkla kaldırıyor ve bir yandan yazarak ilerliyorum. İlk kapının girişine bu kayayı bırakacağım. Sen bunları okurken ben ya büyük bir azap çekiyor ya da sonsuz huzura kavuşuyor olacağım. Ve son olarak sana söyleyeceğim tek şey yine aynı: Gerçek cehenneme hoş geldin. Ama boş gitmemeye dikkat et. ELVEDA… Yorum (30)
![]()
ismet
dedi ki:
|
|||||||||||||||||||||||
| Hikayeye giriş mükemmel denebilecek kadar iyi olmakla beraber, neredeyse hiç virgül kullanmamışsınız. hikayenin kurgusunda biraz tutarsızlıklar fark ettim. Mesela, Soner' in hemen adamı vurması ve meleğin söylediği iki söz. "Artık O da yanında değil. Burada duaların kabul olmaz" dedikten sonra "Yeter ki sana bu gücü vereni unutma" sözü, birbiri ile çelişiyor. Biliyorsunuzdur ki, melekler asla yalan söylemez. Geriye kalan kısmı okurken, gözümde Dante inferno isimli anime canlandı. Fakat sizin kapılarınız arası çok kısa . Lakin hikaye çok güzel. Tebrik ederim. |
ismet
dedi ki:
Abdulvahap
dedi ki:
ismet
dedi ki:
ahmet
dedi ki:
| Kardeşim öykü gerçektende akıcı ve güzel olmuş. Benim eksik gördüğüm 2 nokta var. 1.RATHAM'ında dediği gibi Meleğin söylediği sözde çelişki var bunu bende farkettim. 2.1.Katmanı gayet güzel anlatmışsın ama 2.ve 3. katmanı neden anlatmadın hemen bitrime hevesi vardı galiba o yerlerde. Birde 3. asker hariç diğer askerleri güzel anlatmışsın. Buda çabuk bitirme çabası sonucu omuş. Ha bunu bende yapmıyor değilim yani. Bu hataları bende kendimde uygulamaya çalışıyorum kardeşim. Bir iki yerde de kelime hatası var. Onlarıda yazayım. ''Tahmin ettiğim gibi labirentin yıkılmalıysa ortaya bir saray çıktı.'' burada yıkılmalıysa yanlış yazılmış... Tekrar kalmine sağlık. Güzel ve akıcı olmuş. ![]() ![]() |
ismet
dedi ki:
| Yorumun için teşekkürler kardeşim. Ama izninle şu melek konusuna bir açıklık getirmek istiyorum: Aslında bu bir sınav. Hikayenin sonunda Allah'ın isimsiz kahramanımızı aslında hiç terk etmediğini açıklamak istedim ama yeterince iyi yapamamışım demek ki. Yani sonunda zaten kahraman da çelişkiyi fark ediyor ve Allah'ın kendisini bırakmadığını anlıyor. Bu sayede sınavları geçiyor. 2. ve 3. yaratıkları hızlı geçmemin nedenini doğru tahmin etmişsin. Yedi tane yaratığı açıklasaydım hem ben biterdim hem okuyucu (Ki o kadar uzun olsa okunacağını pek zannetmiyorum) Tekrar yaptığın yorum için teşekkür ederim. |
ahmet
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Tunga
dedi ki:
ismet
dedi ki:
çağatay
dedi ki:
Alper
dedi ki:
| Ben imlaya değil, hikayenin içeriğine değinmek istiyorum. Anlatım tarzın güzel. Akıcılığı çok iyi. Konu ilgi çekici. Bulabildiğim tek eksik-ki bunu hikayeyi uzatmamak adına yaptığına inanıyorum-bölümlerin çabucak geçmesi. Bağlantı noktalarını sağlamlaştırıp, daha da zenginleştirebilirdin. Eline sağlık. |
mavi mrs
dedi ki:
Kanlıçizme
dedi ki:
| Ellerine sağlık. Hikayende epey Dexter ve Supernatural kokusu aldım ve söylemeden geçmeyeyim dedim. İçerik olarak faklı bir yaklaşım var bu konuda tebrik ediyorum. Ama olayları çok hızlı geçmişsin. Bence bu aya yetiştirmeye çalışmak yerine her katın hikayesini farklı bir öykü yaparak ve her "boss fight"ı derinlemesine anlatarak çok güzel bir seri ortaya çıkarmış olurdun. Böylece karakterinle daha çok bütünleşir, hislerini daha iyi aktarır, yaşadığı olayları bize daha canlı anlatabilirdin. Tavsiyem bu öyküyü o şekilde tekrar ele almandır. Hatta 7 katmanı 7 ölümcül günah çerçevesinde işleyerek anlatsan, yani her katta ölümcü günahlardan birini alt eden kahraman olarak aktarsan modern bir görev tamamlayan Herkül hikayesi ortaya çıkarabilirsin. Önerilere daldıysam kusura bakma. ![]() |
Kanlıçizme
dedi ki:
İskender ADA
dedi ki:
| Aksiyonu güçlü, anlatımı kuvvetli ve akıcı bir hikaye. Kendini kolaylıkla okutturuyor. Katmanlardaki süreçler dozunda. Gerçekten beğendiğim bir hikaye oldu bu. Sadece aklımda tüm bunların o taşa nasıl yazılabildiği takıldı. Uzun ve detaylı olarak anlatmış karakter yaşadıklarını ki sonradan gelenler olursa onlara yardımcı olsun. Zor bir işe kalkışmış bence. Kaldı ki İblis'in bu konuya özel ilgi göstereceğine eminim Zaten Minos'un da dediği gibi aslında her kapının nöbetçisi ölmüyor, yani hep varlar, olacaklar ve bu tecrübeden sonra daha güçlü savaşacalardır Bir sonrakinin Allah yardımcısı olsun Son olarak, son bölümde "Yani İblis?te, güçte aslında bende" yazıyor. Acaba burada "Yani İblis de, güç de, aslında bende" mi olacaktı? Çünkü ilk hali anlamlı gelmedi bana? veya çok yorgunum Güzel hikaye için teşekkürler ![]() |
Yavuz
dedi ki:
| Sürükleyici, okuması kolay ve keyifli bir hikaye. Her ne kadar bir mesaj verilmişse de hikayenin mutlak bir sonu olmadığından ve okuyucuya bırakıldığından neyin ne olduğu da yine hayalgücümüze kalmış gibi görünüyor. Hikaye içinde meleklerle ilgili bir yanlışlık bir çelişki göremedim ben ancak şu da var ki, tanrısal bir adalet sisteminin ne cehenneme ne cennete gidebilip arada kalanları terazinin neresine koyacağını bilememesi ve bunu sağlamak için kişinin eline kılıcı verip onu savaşma yetenekleriyle sınaması manasız gelmedi değil bana. Bir de tekme yiyip hasar görmek, geri çekilip atağı imha etmek gibi ifadelerin çok doğru kullanılmadığını, en azından okuma sırasında rahatsız ettiğini söyleyebilirim. Bunların dışında güzel bir hikayeydi. Elinize sağlık. |
ismet
dedi ki:
Arkadaşlar yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Bir hafta kadar burada yoktum ve bu yorumların her birini okurken gerçekten de mutluluk duydum. Hepinizin gözlemlerinde büyük doğruluk payları var. Kanlıçizme arkadaşım aynen dediğin gibi uzun olmaması için bazı yerleri hızlı geçtim. En başta benim de aklıma yedi hikaye şeklinde bir seri yazmak gelmişti ama açıkçası gözüm o kadar uzun bir hikayeyi yemedi. Yani sonra yarım bırakırım diye başlamadım. Ama ilerde yeterli olgunluğa erişince yeniden gözden geçireceğim. Önerileriniz için tekrar teşekkür ederim hepinize. |
ERADICATER
dedi ki:
| Bu konuları severim, fakat sen kısa kesmişsin, bu belli oluyor, asıl alınması gereken tadı veremiyor, insanların çoğunun istediği yüzleşmeler iken, -Gerek Şeytan veya iblis lordaları olsun- sen ksa bir bölümünde bunlara yer vermişsin. Ne diyim benim iştahım kabardı, cehennem konularından, bu ay niyetliyim, bir de ben deneyeyim, zenginleşsin böylece. Bu arada eline sağlık ben öykünü beğendim. |
ismet
dedi ki:
Remziye
dedi ki:
ismet
dedi ki:
Yunus
dedi ki:
Özgür Can
dedi ki:
| Kurgu çok özgün olmasa da gayet başarılı planlanmış. Anlatımını beğendim. Birkaç yerde mantık hataları var. Örnek vermek gerekirse, Soner adlı karakterin ana karakteri uyarmak için öldürmesi. Ben burada uyarmak için bacaklarına ateş edilmesini uygun görürdüm. Yani karakterin kurgu gereği ölmesi gerekiyordu ve bunun için zoraki bir ölüm senaryosu düzenlenmiş gibi olmuş. Her katmanın diğerinden daha zor olduğu söylenmiş,ama ben bunu beşinci katmanda sadece yaşadım. Kral Minos olayı güzeldi;lakin karakterinin hiç çelişki yaşamadığını görüyorum. En başta vereceği karar belli gibi olduğundan bence en kolay katmanda bu olmuş. Yine de genel itibariyle güzel olmuş, yüreğine sağlık. |
ismet
dedi ki:
Yunus
dedi ki:
| Öncelikle şunu belirtmeliyim ki ana karakterin en yakın arkadaşı tarafından sırf bir uyarı yüzünden öldürülmesi öyküye bir durgunluk vermiş. Okur kendisine bu durumda şunu sorar: En yakın arkadaşı niye böyle bir şey yapsın ki? Ben de bu soruyu sordum. Elini kavrayıp silahını ondan alabilirdi. Veya kafasına vurup onu bayıltabilirdi. Burada zora ki ölüm olmuş. Yerdeki adamın gizli bir silahı olup o öldürseydi bence daha mantıklı olurdu. Ama katmanları geçişi güzel anlatmışsın. O kısımları heyecanla okudum. Bir kaç yerde imla hatası vardı. Dikkatinden kaçtı herhalde. Öykü ana karakterin ölümü dışında çok güzeldi. Kalemine sağlık. |
ismet
dedi ki:
şevket
dedi ki:
ismet
dedi ki:
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









Sadece kurgu. Mesela Constantine filminde Cebrail'in nasıl olduğunu hatırlayalım. Yorum için tekrar teşekkürler.
Zaten Minos'un da dediği gibi aslında her kapının nöbetçisi ölmüyor, yani hep varlar, olacaklar ve bu tecrübeden sonra daha güçlü savaşacalardır