| SU |
| Yazar İskender ADA | |||||||||||||||||||||||||||
|
İkiye bölerken suyu, yorgunluktan uyuya kalmış bir mucize gibi uzanıyordu tahta iskele, gölün üzerinde. Her adımımda ağırlığımla esniyor, durgun suya küçük dalgalar doğurtuyordu. Çıplak ayaklarımın arasında yavru balıkların izlerini taşıyan su, tüm serinliğiyle öpüyordu beni. Bir an durdum, ruhumun tüm ağırlığını ayaklarıma verdim. Bileklerime kadar suya batmıştı ruhum. Gülümsedim, yavaşça geriye baktım. Geri dönemeyecek kadar ortasındaydım iskelenin. Güneş yeni yeni uyanıyordu, gökyüzünde renk cümbüşü. Kelebek sarısı, yıldız yeşili, uçurtma mavisi, kabus grisi ve yalnızlığın o turkuaz rengi. Yeni doğan serçeler gibi tenimde dolaşıyordu bu yeni aydınlanan gökyüzünün, suya çarpıp yüzümde son bulan sesi. Ayak parmaklarım buruşmaya başlamıştı. Kollarımdaki kıllar yerinden çıkacakmışcasına çekiştiriyordu tenimi. Bir kaç adım daha attım ileriye doğru. İskele soluklandı, az önce nefes borusundaymışım gibi. Her adımımla suya dökülen o ses, o tok, o yorgun, o çiçekli ses. Suyun altında ne varsa; balıklar, kurbağa tohumları, göl çiçekleri, ölü ruhlar hepsi birer birer uyandı. Göl cevap verdi ayaklarımın sorusuna. Kocaman bir sessizlik çöktü ayaklarıma. Sonra birden, ne olduysa çırpındı ayaklarım. Kayan bir yıldız gibi nedensiz, koşmaya başladım iskelenin ucuna doğru. Her adımımda sular sıçrayıp uyuyan göle küçük dalgalar düşürdü. Son nefesini veren, büyük bir hayvanın ölümünü hızlandırır gibi koştum üzerinde. Sular değil de, damarlarında son yolculuğunu yapan tükürüklü kanını sıçratıyordum sanki. Yüzümde katil bir gülümsemeyle ellerimi iki yana açarak var gücümle koştum iskelenin ucuna. Tam ucuna geldiğimde birden durdum, dengemi kaybettim, parmak uçlarımın üzerinde durmayı son anda başarabildim. Kıyamet sonrası sessizliği çöktü birden göle. Günün rengi giderek maviye bulanıyordu. Göl huzursuzdu. Gözlerim huzursuz. Birden yere bıraktım kendimi, huzuru arayan ihtiyarlar gibi bağdaş kurdum. Çıplak tenimin tüm sıcaklığını emmiş olmasına rağmen küçük damlalar, yine de, oturduğumda üşüdüm. Arkama baktığımda iskelenin yavaş yavaş suya battığını gördüm. Beni seyreden kuşlar, gölün üzerinde oturduğumu gören kuşlar erdiğimi düşünüyor olmalılardı. Belki de doğruydu. Ermiştim. Nereye? Sonuma. Kendi sonuma. Suya baktım. Aksimi gördüm. Yavaş yavaş durulan soğuk gride buruşmuş yüzüm, bir gülüyor bir ağlıyordu. Aynadakinden daha heybetliydi gözlerim, boynum. Kendimi izledim suda. Üzerimden kuşlar geçiyordu. Suyun dibi kadar sessizdi şimdi iskelenin üzeri. Belime kadar suya gömülmüştüm. Su intikamını alıyor, beni kendine katıyordu usulca. Balıklar parmak uçlarımı ısırıyor, göl çiçekleri köklerini sarıyordu ayaklarıma. Kalbimde kuş sürüsü; göç öncesi heyecanıyla kanat çırpıyordu ruhum. Ellerimi iki yana açtım. Uzun siyah saçlarımın omuzlarımı öpüşünü izledim. Az kalmıştı. Göbeğimdeki o küçük çukura kurbağa yavruları doluşuyordu şimdi. İki elimi de suya daldırdım. Dirseklerimden yukarı, omuzlarımdan boynuma azı dişleriyle ısırdı beni su. Az önceki o telaşımı, o hınzır çocukluğumu cezalandırırcasına kemirdi tenimi. Boynuma kadar yuttu beni göl. Tam ortasındaydım şimdi yalnızlığımın. Kuşlar şimdi simsiyah bir su bitkisinden başka bir şey görmüyorlardı yukarıdan baktıklarında. Sakallarımı öptü su, sonra titreyen dudağımı. Tadını usulca verdi; keskin, buzlu, narin, gri tadını. İskelenin tahtasını hala altımda hissediyordum. Hangi ağacın son vedası gizliyse içinde, çözülüp suyla, tenime karıştı çığlığı. Ağzımın içindeki hava, uğurlar gibi öperek yanaklarımı yavaşça uçtu benden. Şimdi sadece gözlerim suyun üzerindeydi. O ince çizgide, iki gökyüzü arasında, bir o yana bir bu yana yalpalanarak bedenim yavaşça indi dibe. Suya karıştı ruhum. Erimeye başladı ellerim. Parmak uçlarım buharlaşmaya. Ne iskele umurumdaydı, ne ardımda bıraktığım hayat. O salt sessizlikle sevişiyor olmak huzur verdi bana. Aradığıma ulaşmış olmanın o sonsuz huzuru. Saçlarım gözlerimin önünde suyla dans ederken, önümden geçen balıkları öpüyordu dudaklarım. Giderek karanlığa gömüldü bedenim. Göl rahatlamıştı besbelli. Alıp beni yüreciğinin en narin yerine, yeniden uykusuna daldı. Biliyordum sonumu. Uyanacaktı birazdan belki. Tüm bu huzur, tüm bu derinlik duygusu. Bir rüyaydı evet. Uyanmasını istemediğim bir rüya. Ben, tahta iskelenin çıplak katili. Bu koskoca gölün rüyasından başka bir şey değildim. Evet. Ama yine de hiç uyanmasın istedim. Hiç uyanmayalım istedim. Yorum (22)
![]()
İskender ADA
dedi ki:
|
|||||||||||||||||||||||||||
Uzun bir ayrılıktan sonra yeniden buradayım. Bilgisayarıma format atmak zorunda kaldım ve firefox yerine ie8 kullanıyorum. Ve maalesef ie8 ile öykü eklerken scripten kaynaklanan bir problemden dolayı sadece html olarak ekleme yapabiliyorum. Bu yüzden hikayenin formatından ziyade içeriğine odaklanırsanız sevinirim Yorumlarınızı bekliyorum. Diğer hikayelerle de en kısa zamanda ilgileneceğim. |
Kayipruh
dedi ki:
Gayet şairane olmuş... Okurken sadece bir cümlede durakladım "Kollarımdaki kıllar yerinden çıkacakmışcasına çekiştiriyordu tenimi." Burada "kıllar" kelimesi fren etkisi yarattı. Bu kadar derinden gelen cümleler arasına belkide "kıllar" yerine "tüyler" kelimesini koyabilirdin. Neden böyle fren hissettim bilmiyorum belkide hikayenin yumuşak akışına uyduramadığım içindir ![]() |
İskender ADA
dedi ki:
| "Şairane" yorumu için teşekkürler. Canımın "su" çektiği bir anda, o serinliğe ihtiyacım olduğu bir anda hızla döküldü kelimeler benden. Tıpkı ansızın başlayan bir yağmur gibi. Ki yağmuru her zaman şiirsel bulmuşumdur. Öykünün şiirselliği bundan olsa gerek. "Kıllar" ve "tüyler" ikilemini yazarken değil de, yazdıktan sonra kendi öykümü okurken yaşadım. Tercihimi "kıl"dan yana yaparken koluma baktığımı hatırlıyorum Bir kelimenin bile ne kadar etkili olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Gerçi tam da orada, o anlatımı çok beğenenler, hatta kendi "kıl"larının da çekildiğini hissettiğini söyleyenler oldu. Belirtmek isterim ki her iki yoruma da mesafem aynı yönde O ikilemi kendim de yaşadığım için belki de Yorum için teşekkürler |
baran
dedi ki:
İskender ADA
dedi ki:
Kanlıçizme
dedi ki:
| Ellerine sağlık. Öyküdeki betimlemeler çok güzel olmuş. Gerçekten de hissedildiği, sadece hayal edilmedikleri görülüyor. Belirli bir olay olmadığı için pek büyük etki bırakmasa da yoğun bir günün ardından rahatlatıcı bir müzik etkisi oluşturabilir. Heh! Şimdi aklıma geldi. Bir tavsiye: Chopin'in "Raindrops"uyla çok uyumlu olacaktır hikayen. ![]() |
Yunus
dedi ki:
İskender ADA
dedi ki:
| Kanlıçizme.. Bu öykü ve ağustos ayı için siteye ekleyeceğim öykü daha uzun soluklu bir çalışma için zemin oluşturur nitelikte. Betimlemelere gelen olumlu tepkiler beni daha çok cesaretlendiriyor. Okuyucuyu biraz yorduğunun da farkındayım, olabildiğince dozunda vermeye çalışıyorum. Olay örgüsü üzerine daha sonra bir açıklama yapmak niyetindeyim. Öykünün karakterinin gerçek kimliğini sadece bir cümle ile açıklamak istedim. Bu tarz sürprizleri seviyorum. Tabi dezajantajları da var. Dediğim kendi öyküm için eleştirimi daha sonra ayrıntılı olarak yapacağım Bahsettiğin eseri de en kısa zamanda dinleyeceğim. Genelde yazarken fonda muhakkak müzik olur. Enstrümantel müzikler, beni etkileyen filmlerin müzikleri. Mesela Brave Heart'la birlikte iki üç hikaye yazmıştım. Fondaki müzikle doğru orantılı yazdığımı fark etmiştim Savaş sahnelerinde ben de klavye ile savaşır gibi yazıyor, karakterimi oradan oraya sürüklüyordum. Sakin sahnelerin müziklerinde ise karakterim dinleniyor, hüzünleniyor, aşık oluyordu. Müziğin etkisi çok fazladır benim için Yorum için teşekkürler ![]() |
İskender ADA
dedi ki:
| Yunus... Rahatlama hissi verebildiysem ne mutlu bana. "Su" her zaman rahatlatır beni. Denizi, yağmuru, su içmeyi, duşun altında uzun süre kalmayı çok severim. "Su" ile aramdaki bağı doğumuma bağlıyorum ben ve bu bağı tüm insanlık için kuruyorum. Ana rahminde, o ruhani suyun içinde gelişmiyor mu bedenimiz? Ruhumuz orada şekillenmiyor mu? Dünya ile ilk bağlantımızı orada kurmuyor muyuz? İşte bu soruların cevabı beni "su"ya bağlıyor. Duşun altında ve denizde suyun altında kaldığım o anlarda, dış dünya sesinden uzakta suyun sesiyle bütünleştiğim o anlarda yeniden doğum anına, ana rahmindeki o ana döndüğümü hissediyorum. İster istemez yüzümde bir gülümseme beliriyor. Biri denize ultrasonla baksa "bak, oğlumuz ne güzel gülümsüyor" diyecek sanki Suyla kurduğum bağ böylesine anlamlı benim için. Rahatlık hissini yansıtabildiğime seviniyorum Böyle sihirli bir şey işte bu paylaştığımız. Suyu özlediğim bir anda, ona ulaşma çabasıyla bir şeyler dökülüyor ruhumdan kelimelere ve hiç tanımadığım başka insanlar bu dökülenleri okuyarak aynı rahatlamayı hissedebiliyorlar. Muhteşem! Sihirli! Mucizevi! Yorum için teşekkürler ![]() |
ahmet
dedi ki:
Yavuz
dedi ki:
| Hikayeniz kadar şu yorumunuz da güzel : "Böyle sihirli bir şey işte bu paylaştığımız. Suyu özlediğim bir anda, ona ulaşma çabasıyla bir şeyler dökülüyor ruhumdan kelimelere ve hiç tanımadığım başka insanlar bu dökülenleri okuyarak aynı rahatlamayı hissedebiliyorlar. " Hikayenizi ilgi çekici kılan şeylerden biri, okuyucuyu zaman ve mekanla çok muhatap etmeye çalışmaması. Dış dünyayla ilgili ve hangi zamanda olduğumuzla ilgili bir şey verilmemiş olması, karakterin o anki düşüncelerine ve duygularına odaklanmamızı kolaylaştırıyor. Dolayısıyla, okurken karakteri dışarıdan izlemek yerine, içine girip onun gözlerinden izlemeye başlıyoruz; iskelede dengede durmaya çalışan da biz oluyoruz, ayakları suya batan da, suya gömülen de. Hayal kurmaya itiyor bizi hikaye, düşünmeye. Tabii bunun bir riski de var. Kendimi o karakterin yerine koyduğumda, sizin ona yaptırdığınız şeylere bazı şeyler eklemek, bazı şeyleri ondan çalmak isteği duydum ve yaptım da bunu. Başka şeyler de düşündüm, koşarken benzer ama farklı şeyler hissettim, suyun içine batınca dikkatimi en çok hiç duymamama rağmen boğuklaşan sesler çekti örneğin. Üzerimden uçan kuşlarsa güzel bir ayrıntıydı. Bunun yanında hikayenin içinde, örneğin iribaşların göbek deliğine doluşmaları kısmı bana gerçeküstü bazı etkiler olabileceğini de düşündürdü ve okurken hoşuma gitti bu. Elbette başta dediğim gibi bu tamamen yazınızın tetiklediği hayalgücümün eseri de olabilir. Ne olursa olsun çok güzel bir hikaye. Elinize sağlık. |
İskender ADA
dedi ki:
| Ahmet ve Yavuz, değerlendirmeler için çok teşekkür ederim. Düşsel bir dünyada zaman ve mekan nasıl iç içe geçerse, nasıl önemini yitirirse aynen öyle olsun istedim. Ki amacıma ulaşmış olmanın hazzını anlatamam. Okuyucunun o dünyanın içine kolayca girebilmesi önemliydi benim için. Bir nevi avatar gibi bir anda o dünyada, o huzurlu gölde bulsun istedim kendini. Aslında "risk" olarak adlandırılan durum benim için "hediye"dir. Mevcut karakterin yerine geçen okuyucu o özgürlüğü kendinde bulabiliyorsa, bir öyküden yeni bir öykü doğurabiliyorsa o bağı sağlam kurduğunun göstergesidir ki bu da beni daha mutlu eder. Gelelim öykünün "rüya" kısmında. Aslında bu öykünün finali ile beklenen etkiyi yaratamadığımı gördüm. Yorumlardan, tüm hikayenin bir "rüya" olduğunun anlaşıldığını görüyorum. Ki burada tüm sorumluluğu okuyucuya veremem. Bugüne dek bir çok hikayenin sonunda her şeyin aslında bir rüya olduğunu okuduk. İster istemez bu hikayede de okuyucu "rüya" kelimesini gördüğünde belki de o klişeye odaklanıp asıl sürprizi gözden kaçırıyor olabilir. Tabi bunda benim de finali ayrıntılandırmamamın da olumsuz etkisi var. Evet her şey bir "rüya". Ama kimin rüyası? Karakterimiz en başından beri bir insan, bir erkek olduğunun sinyallerini veriyor. Finalde ise bunun bir rüya olduğunu söylüyor. Nihayet son bölümde ise gerçekte kim olduğunu, ne olduğunu bir cümle ile açıklıyor "Ben, tahta iskelenin çıplak katili. Bu koskoca gölün rüyasından başka bir şey değildim." Tüm bu yazılanlar "Göl"ün rüyası. Sadece biz canlılar mı rüya göreceğiz? Bir "göl"ün, bir "kaya"nın rüya görmediğini kim söyleyebilir? Bunun üzerine gitmeye çalıştım. Yani bir insan nasıl gölün dibine indiğini görebilirse rüyasında, bir göl de dibine bir insanı aldığını pekala görebilir. Bu açıklamayı yapmış olmamın sebebi okuyucuya "haa, bak şöyle bir yaptım ama sizde bunu görecek zeka nerdeee? Hahayy" demek değil. Haşa! Bu açıklamayı yapmamın sebebi, finalde vurucu bir sürpriz yaptığıma inanmış olmama rağmen buna uygun yorum gelmemiş olması ve bunda da kendi hatamı aramak. Yani bir şeyleri eksik yapmışım ki beklediğim etkiyi göremedim. Bazen bir şeyler görürüz, fikirler patlar içimizde ama onu yazarken herkesin aynı şeyleri gördüğünü düşünerek yazarız ve o güzelim ayrıntıları paylaşmayız. İlla sürpriz final yapacağız derken gelen yorumlarla hevesimiz kursağımızda kalır Benim ki böyle bir şey işte. Ben kendimi eleştiriyorum bu yazıda. Sizden de bekliyorum ![]() |
ERADICATER
dedi ki:
ZİFT
dedi ki:
| Hikaye oldukça simgesel olmuş. Hani ucundan David Lynch filmlerini anımsatıyor. Okuması kolay, anlaması zor bir hikaye. Hikayenin sonunun anlaşılamadığını söylemişsin ama anlamak için cidden cımbız kullanmak gerekiyor; o kadar çok benzetim yapmışsın ki, bir "durumdan" çok bir "his" yumağı olmuş. Hani sözsüz bir şarkı gibi, dalıp gidebileceğin. Yakamozlar matinesi. Benim hislerim başlarda mutlu mesutken, sonlara doğru koyulaşan bir karamsarlıktı. Hoş bir öykü olmuş. Klişelerden uzak orjinal bir çalışma. |
Özgür Can
dedi ki:
Ugur Üce
dedi ki:
İskender ADA
dedi ki:
| ERADICATER ; Yazar her durumda eserini savunma kıvraklığını gösterebilir "Niye öyle değil de, böyle?" tarzından sorulara, hikayeyi yazarken düşünmese bile, cevap verirken o anda bir sebep yaratabilir. Şimdi ben öyle yapmayacağım tabi Kendimle ilgili, öykü yazma tarzımla ilgili birşeyler paylaşmak istiyorum. Çoğunlukla aklımda sürekli fikir patlamaları olur, kısa hikayeler, şiirler, şarkılar. Bazıları kendi içinde tamamlanır, bazıları ise (tutunamayanlar) yavaşça buharlaşır zihnimde. Sonra bir an gelir ve yazma isteğim taşar benden. Boş sayfaya bir süre bakarım ve ardından ellerim birden yazmaya başlar. Dış dünya ile bağlantım kopar. O anda müzik dinliyorsam (ki enstrümantel olur bu) onun inişleri çıkışları yazdıklarıma yansır. Bir sonraki kelimeyi asla kestiremem. Transa girmiş gibi yazmaya başlarım. Kelime düzeltmeleri, paragraflara o an karar vermem, onları düzelterek kendimi yavaşlatmam. O an, o bir daha tekrarı asla yaşanmayacak o ana bırakırım kendimi. Son cümleyi yazana kadar hikayenin nasıl biteceğini bilemem. Kullandığım kelimeler, betimlemeler, ortam, diyaloglar tamamiyle o "an"da şekillenir. Hikaye bittiğinde öylece kalakalırım. Sabah uyandığında güneşli havaya rağmen sokağın nasıl ıslandığına, yağmuru nasıl duyamadığına şaşıran çocuklar gibi okurum yazdıklarımı. Sanki onları ben yazmamışım gibi heyecanla okurum. Nereden geldim buraya Hmm Evet, "Tükürüklü kan" yerine "köpüklü kan" olabilir miydi? Bilmem olabilirdi belki ama "köpüklü kan" benzetimini daha önceden okuduğumu düşündüğüm için zihnim farklı olana kaymış ve "köpük" kelimesini kendi sözlüğündeki "tükürük"le değiştirmiş olabilir. Ben okurken beni rahatsız etmediği için de aynen bırakmışım. Ki çok çok büyük anlam bozulması yaratmadığı sürece hikayelerime asla sonradan müdahale etmem. Onu değiştirmek yerine, gelen eleştirileri değerlendirerek yeni, farklı bir hikaye yazarım. O "an"a ait olanı öyle bırakmayı severim. Yoksa o müdahaleler hiç bir zaman bitmez Bu da benim tarzım ![]() |
İskender ADA
dedi ki:
| ZİFT ; Ucundan da olsa Lynch benzetmesi için teşekkürler Öyle bir kaygım yok ama her ne kadar üzerine çok tartışılan bir isim olsa da, adının hikayem için geçmesi hoşuma gitti Finalin "cımbızlanması" gerektiği konusunda haklısın. Okuyucu betimlemelerle beraber gerçeklikten kopuyor, metaforlar içinde kaybolup o huzuru bozmamak adına kendi inandığı, kendisini mutlu edecek sonu yakıştırıyor sanki hikayeye. Belki sonda birkaç cümle ile bunun aslında "göl"ün rüyası olduğunu anlatabilirdim. Artık bir sonraki hikayeye kısmet "Yakamozlar matinesi" tamlamanı da beğendim Bu arada hikayenin simgeselliğinden bahsetmişken, Ağustos ayı için ekleyeceğim "Gri" isimli hikayemin bu anlamda bu hikayeden daha baskın olacağını söyleyebilirim Yorumlarını bekleyeceğim. Teşekkürler |
İskender ADA
dedi ki:
| Özgün Can; Şiirsel bulman mutlu etti beni. Bununla ilgili yorumumu daha önce yapmıştım. "Çiçekli ses"e gelince... Yukarıda anlattığım trans hali bana bu tamlamayı yazdırmış. Bunu yazarken değil de, kendi hikayemi okurken ben de sorguluyorum. Yani "orada gerçekten ne demek istedim?" diye. Hikayenin şiirselliğini düşünürsek bu tarz tamlamalar o şiirsellik içinde okuyucuda tamamlanan kelimeler. Yani sana "çiçek" kokusu deseydim nasıl bir koku gelirdi? Gül, papatya, lavanta, menekşe? Benim aklıma mesela bu aralar haşır neşir olduğum için "fesleğen" kokusu gelirdi. Yani yazarın tanımı okuyucuda anlam kazanıyor. "Çiçekli ses"i en son yıllık iznimde gittiğim Erdek-Ocaklar'da duydum ben. Her renkten çiçeğin yaşadığı deniz manzaralı bir tepede duydum. Kimi zaman telaşlı, kimi zaman sakin ama hep huzurlu bir ses. "Çiçek" kelimesi, güzel kokudan önce "huzur"u çağrıştırır bana. Yani o güzel kokunun, renklerin, sakinliğin hepsini aynı palette karıştırınca "huzur"un rengini elde eder ruhum. Umarım anlatabiliyorumdur Yorum için teşekkürler |
İskender ADA
dedi ki:
RATHAM
dedi ki:
Kalemine sağlık arkadaşım. Öyküyü okuduğum sırada, yazdıklarının hepsi hayalimde canlandı. Kendimi öyküdeki kişi yerine koydum. Lakin orada ne aradığımı çözemedim Tasvirlerin çok hoş olmuş. Duygulara verdiğin renklerde gayet güzel ama, benim hayalimdekilerle uyuşmuyor. Mesela, yalnızlık bende turkuaz değil. Tabi ki her insan da farklı olacak. Tekrar dan eline sağlık. |
İskender ADA
dedi ki:
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








Yorumlarınızı bekliyorum. Diğer hikayelerle de en kısa zamanda ilgileneceğim.
İmla hatası yoktu. Tebrik ederim. Tekrar kalemine sağlık.