Bütün Bunlar John Stuard Walker'ın Başının Altından çıktı
(0 oy)
Yazar Serdar Cekinmez   

Kavurucu öğlen sıcağının yer küreyi alabildiğine dikine kucakladığı şu zalim vakitlerde nafile bir çabayla gölgelik arıyorum. Arada bir, patikanın kenarlarında iri gövdeli, heybetli, arşı delip geçen ağaçlara denk gelsem de, bu güneşte onların da kimseye bir hayırları yok. Ne diyeyim, boyları devrilsin… Şıpır şıpır süzülen terler kulaklarımdan başlayıp, açıktaki bütün organlarımı ziyaret ettikten sonra geçtiğim yollara damlayıveriyor. Yok arkadaş yok, olacak gibi değil… Tek çare, arkama bile bakmadan dere yatağına doğru ilerlemek. Taş çatlasa yarım saatte oradayım. Su yolu hem gölgeliktir hem de serin olur. Ama işte oraya gitmek de her babayiğidin harcı değildir, bilakis, delikanlılık ister. Zira, şu sarı sıcak vakti, ayı milletinin cümlesi oraları parsellemiştir. Ne yapalım artık başa gelen çekilir: Ya herro ya merro! …

            Aslında eskiden olsa ayıları, sırtlanları, yılanları, çıyanları iplemezdim de, Berth’in çiftliğinde geçirdiğim bir kaç yılın ardından iyice hanım evladı oldum çıktım. Oysa ki vakti zamanında, sırf özgürlük sofrasından doya doya tadabilmek uğruna kafama estikçe Memphis’ten Kansas City’e kadar yüzlerce kilometrelik yürüyüşlere çıkan ben değil miydim? Yok yok, henüz köprünün altından çok sular akmadı, üstelik benim de pilim bitmedi. Biraz zamana ihtiyacım var hepsi bu…

            Aranızdan bazılarının “Berth’in çiftliği neresi kardeşim? Ne geldi orada başına senin?” diye homurdandığını duyar gibi oluyorum. Durun canım sabırsızlık etmeyin, anlatacağız. Zaten sohbet de etmezsek ne bu yol biter ne de bu kavurucu sıcak bize rahat verir.

Efendim, izninizle öncelikle sizlere kendimi takdim edeyim : Adım John Stuard Walker. Ben bir eşeğim. Evet, evet bildiğiniz eşek, hani şu odun, kömür yüklediğiniz, uzun kulak, koca kuyruk, dört ayak var ya, işte ondan… Yok kardeşim mecazi anlamda falan değil, bildiğiniz eşek diyorum, hâlâ bana nelerden bahsediyorsunuz! Neyse inandınız mı sonunda? İsmimin tuhaflığının ben de farkındayım, genelde insanlar tarafından bizlere ya numaralarla hitap edilir ya da “Camgöz, Cingöz” serisinden bir isim  verilir, daha da olmadı “karakaçan, karakız” babından bir lakapla idare edilirdi. Gelin görün ki benim hikayem biraz farklı. Zaten siz de sahibim olacak o kaçığı tanısaydınız, durumu hemen anlardınız.

            Bundan iki sene öncesine kadar Missisipi çayırlarında oynaşıp tepişiyor; gönlümce otlayıp, flamingolarla dans ediyor; düzlüklerde yel gibi giden yaban atlarına rehberlik ediyor, patikalarda keçilerden daha çevik ilerliyor; velhasıl korku nedir bilmeden, zamanı ve özgürlüğü hoyratça yaşıyordum. Ta ki Berth Wilson olacak o suratı meymenetsizin kementine takılıverdiğim ana kadar... Güneşli bir bahar sabahı, yemyeşil çayırlarda ıslık çalıp şarkı söyleyerek başı boş berduşlar gibi gezip tozarken, dört nala koşan atları ve ağızlarından salyalar boşalan köpekleriyle birlikte birdenbire karşımda biten Berth ve adamları, etrafımı çevirdiler. O rezil kovboy bozuntusu “Yakalayın şu uzunkulağı! Çiflikte ona ihtiyacım olacak!” diye bağırınca etrafımı saran çember bir anda daraldı. Sonrası tahmin ettiğiniz gibi: Elveda yabani hayat, hoşgeldin “çiftlik” denilen o hapishane… Lakin asıl kanıma dokunan esir alınmış olmam değil, herifçioğlunun derimin gri renginden feci şekilde rahatsız olmasıydı. Yok daha neler! Madem beni beğenmiyordun o zaman ne diye yakalayıp da buralara kadar getirdin? Gönüllü gelmedim ki senin çiftliğine… Hiç işte!

            Velhasıl sırf tenimin gri renginden dolayı adam benden öylesine gıcık aldı ki, yıllar önce arazi anlaşmazlığına düştüğünde kendisini kıçından mıhlayan ezeli düşmanının adını bana veriverdi. İşte o kişi John Stuard Walker’di. Artık öğrendiniz adımın nereden geldiğini…

            Adamın kafasında beni koşacağı işler zaten belliydi. Bu yüzden çiftliğe daha adımımı atar atmaz profesyonel yaşama merhaba dedim. İlk iş olarak, tarlayı süren öküzlere yeni yapılacak ağılın inşaatı için, kasabanın çıkışındaki keresteciden, odun, tahta ve sunta taşımam gerekiyordu. Eh bilirsiniz eşek milletinin inadı meşhurdur, adettendir deyip biraz ayak sürüdüm. Üstelik bir de yabani hayattan da geliyoruz ya kendimizi birazdan ağırdan satmamızın icap edeceğini farzederek mırın kırın edip, yola çıkmada nazlandım. Hem zaten vahşi yaşamdan gelen hayvanlar hemen işe koşulmaz, önce günlerce terbiye edilip bir güzel evcilleştirilir. Ne yani, bunu da mı biz hatırlatacağız? Hiç işte!

            Ama o Berth olacak alçak var ya, vay gavur vay! Vay hain vay! Elleri kırılsın e mi! Adam o elindeki kamçıyla sırtıma öyle iki tane içirdi ki, dünya en çabuk evcilleşme rekorunu kırıverdim. Ondan sonra ne zaman boynuma yuları taktılar, ne zaman sırtımda tahtaları taşıttılar, ben bile bilemedim. Sırf o gün içinde belki elli kere keresteciden çiftliğe gittim geldim. Çiftlikteki ilk haftamı doldurmadan da üstüme vazife her işi bir güzel belledim. Övünmek gibi olmasın, pek bir yetenekliyimdir. Bir tek kendime hayrım yok, orası başka…

            Yeni vatanımdaki görevim, işte böyle başladı. Aylarca da aynı tas aynı hamam…  Yazık ki, buradaki hayat daha başlangıçta monoton bir hâl almıştı. Tahmin edersiniz : Ahırdan işe, işten ahıra… Oysaki eski günler nasıl da burnum da tütüyordu : Üzerinde tepindiğim çayırlar çimenler ; koklayıp, toplayıp, kulaklarıma küpe yaptığım çiçekler; kuyruğumla kovaladıgım rengârenk  kelebekler ve kendimi kaybedercesine her tarafımı büründügüm çamurlu göletler… Artık hepsi, hayat denen muhasebe defterinin mutlu günler sayfasının gelirler kaleminde  birer anıdan ibaretti. Sonra geçtik giderler hânesine ve yüzümüzdeki gülücüğün borcunu ödemeye başladık.

İşte o geçen zaman içinde, Berth olacak o pisliğin bana çektirdiği eziyetler zerre kadar azalmadı. Hatta tersine, beni yalnız yakaladığı her dakika, kuduz köpekler gibi ağzından salyalar akıtarak üzerime yürür ve koca sesiyle «  John Stuard Walker » diye haykırarak, gevrek bir kahkaha eşliğinde kırbacını sırtımda patlatırdı.

Gelgelelim, bir gün gizliden gizliye etrafta şöyle bir tur attığımda fark ettim ki, öküzler, inekler, atlar, tavuklar, kazlar, ördekler, tavşanlar ve domuzlar, kısacası etrafımdaki bütün diğer hayvanlar aslında benimle aynı kaderi paylaşmaktaydı. Herkes karın tokluğuna, bitip tükenip, harap oluncaya kadar çalışmaktaydı. Hele hele bazılarının durumu tam bir çıkmaz sokaktı: Mesela ufak ya da eksik yumurta veren tavuklar, Berth’in adamları tarafından randımansız bulunup derhal kesimhaneye gönderildiklerinden, hepsi – tabii ki can havliyle - bedenlerini horozlara sunarlar ve en güçlüleriyle çiftleşebilip de doğru düzgün yumurtlayabilmek uğruna türlü çeşitli ayak oyunlarından geri durmazlardı. Aralarından bir kısım aklıevvel ise, horozlarla düşüp kalkmanın dipsiz kuyu olduğuna çabucak kanaat getirmiş olduklarından farklı bir yol seçmişler, narin bedenlerini kazlara ve ördeklere takdim etmişler, karşılığında da onlardan kendilerine uçmayı öğretmelerini istemişlerdi. Hesapta bu cehennemden kaçmanın yolunu bulmuş bu cenahtan, o güne kadar bir tekinin bile başarılı olamadığı notunu sizlere ileteyim. Velhasıl kıran kırana bir yaşam kavgasında, tavuklar, kanatlı erillerin seks oyuncağı haline gelmişlerdi. Domuzlara gelince, onlar ise kendilerine verilen yiyecekler yetersiz kaldığından, beslenmek için tavuk kümeslerine girerler ve kanatlılara ayrılmış kaplardaki mısır tanelerinden sebeplenirlerdi. Herhalde, bu yaptıklarının Berth’in yasalarına karşı gelmek olduğundan ve yakalandıkları takdirde cezalarının « kesimhane » olduğundan, sizlere bahsetmeme bile gerek yoktur sanırım. Lafı dolandırmanın bir âlemi yok : Kısacası herkesin derdi başını aşmış, her an her saniye hayatta kalma mücadelesi çiftlikte pek çok hayvanı sarmıştı. 

Ama dikkat ettiyseniz hepsi demedim : Mesela horozlar; onların keyfi her daim yerinde olurdu. Sonracığıma, tavus kuşları; onların görevi gelen ziyaretçilere, çiftlik hakkında hoş bir imaj vermek olduğundan, her vakit bir elleri yağda öbürleri balda tutulur, en güzel yemler onlara sunulur, kulaklarına âhenkli şiirler ve nâmeler okunurdu. Son olarak dokunulmazlar grubuna öküzleri de katmak gerek: Aslında bunlara özel ve güzel bir muamele yapılmadığı hâlde ve hatta doğru düzgün yem verilmeden çok çalıştırıldıkları hâlde, hiç mi hiç gıkları çıkmaz, sarı sıcak, yağmur şimşek aldırmaz, ha babam de babam tarlayı sürüp dururlardı. Zaten neyi niye yaptıklarının da farkında olduklarını hiç sanmam… Sonuçta alan razı veren razı, durumu iyi idare ettiklerinden olsa gerek, öküzler de rahatlar takımındandı.

İşte hayvanların pek çoğu için aslında cehennemi aratmayan bu çiftlikteki ilk ayım henüz dolmamıştı ki, tam karşımızdaki boş tarlada hummalı bir inşaat başladı. Tuğlalar, keresteler, kiremitler gidiyor geliyor ; gündüzü yetişteremeyen işçiler meşaleler ve dolunay vasıtasıyla geceleri devam ediyorlardı.

Aradan daha bir kaç hafta geçmeden ihtişamlı bir çiftlik evi ve etrafına sayısız baraka dikiliverdi. Arpayı, buğdayı, otu, sapı, samanı işleyen makineler ve yanlarında bir de  mazotla çalışan bir değirmen yerleştirildi. Balya balya otlar, sıkı sıkı  toplanmış samanlar yüzlerce at arabasından indirilip etrafa serpiştirildi.

Çiftlikteki diğerleri gibi ben de derdi kederi unutmuş, bu ne idiği belirsiz yeni komşunun kim olduğunu anlamaya çalışıyordum ki, çaktırmadan kulak misafiri olduğum kovboylardan birinin ağzından, taşınanların Teksaslı büyük bir hayvan yemi üreticisi olduklarını öğrendim. Anlaşılan, adamlar işleri büyütünce buralara kadar gelmişler… Ne bileyim işte ben de kovboyların yalancısıyım. Gözlerimiz günün her vakti, karşıdaki bu yeni çiftliğe bakıyor, sahiplerinin ne menem insanlar olduğunu görmeye çalışıyordu. Mesela atlar geziniyor ayağına yatıp, çaktırmadan yeni komşunun evini kesiyorlar ; domuzlar çamura bulanmak için yalandan tam evin önünü seçip aynı mekanı dikiz ediyorlar; inekler ve öküzler de bön bön karşıya bakıp ev sahiplerinin gül cemallerini ortaya çıkarmalarını bekliyorlardı. Sadece biz hayvanlar değil tabii ki; mesela kahya ve yardımcıları, hizmetçi ve çocukları, Berth Wilson ve her gün buraya takılan kumarbaz arkadaşları, yani neredeyse herkes orayı gözetliyordu. Dahası, evvelden üç ayda bir uğrayan veteriner bile, şu aralar günde üç kez buraya gelip sözümona hayvanları kontrolden geçirir olmuştu. Hiç şüphesiz o da taşınanların kim olduğunu öğrenmek için meraktan çatladığından böyle yapıyordu. Diyeceğim buradaki herkes bu yeni komşuyu görebilmek uğruna yanıp tutuşuyordu. 

Derken aradan üç beş gün geçtikten sonra bir öğlen vakti o ortaya çıktı : Kapısının önündeki korkulukların hizasında durmuş, üç beş basamak yukarıdan, güneşe siper ettiği elleriyle uzun uzun etrafını seyreyledi… Uçları kıvır kıvır kumral saçları güneşe rengini verir gibiydi. Gözlerinin mavilerindeki derinlik mesafe tanımaksızın görenleri hapsalıyordu. Beyaz bilekleri, hafiften esmerleşmiş kolları, incecik beli ve tüm vücut hatlarını ortaya çıkaran kenarları dantelli elbisesiyle hepimizi mest eden bu hatun kişi, merakla beklenen bu yeni komşumuz yani adını daha sonra öğreneceğimiz Martha Smith’ti. Sadece ben ve çiftlikteki  diğer hayvanlar değil, kahya, işçiler ve kovboylar da bu güzelliğe kilitlenmişlerdi. Bu harikulade kadını gizliden gizleye izleyen biri daha vardı elbette. Tam tahmin ettiğiniz gibi : Berth Wilson. Hiç şüphe yok ki patron bu hatuna ilk görüşte vuruluvermişti.

*                                                   *                                                         *

Ertesi sabah, Berth Wilson, ufukta doğan güneşin henüz sabahın serinliğine galip gelmediği erken vakitlerde, ahıra girip, geceleri kaçmayayım diye sıkıca bağladığı kazıktaki ipimi çözdü ve « Gel bakalım John Stuard ! Seninle biraz işimiz var » diyerek beni dışarı çıkardı. Önce kova kova suyu başımdan aşağı boca ederek iyice bir yıkadı ve sonra tüylerimden başlayıp, yelelerime doğru bir güzel fırçaladı. Toynaklarımı törpüleyip, saçlarıma örgü yaptı. Sudaki aksimi gördüğüm bir anda kendimi Berth’ten bile daha yakışıklı bulmadım değil hani… Elbetteki bayram değil seyran değil nereden çıktı bu ince ayar, pek çözemedim. Amma velakin Berth’e dahi bir hâller olmuş, ineğe yalattığı saçlarını geriye doğru taramış, üzerine pahalı esanslardan sürünüp yüzünü tıraşlamıştı. Onca süs elbetteki boşuna değildi ve benim jeton, çiftlikten ayrılıp da Martha Smith’in evine doğru yürümeye başlayınca düşüverdi. Evet, elbette ki o kadına gidiyorduk. Ama niye sabahın köründe ve daha da önemlisi neden benimle ?

Kafamda böylesi bilinmezliklerle birlikte düşmüştük yola… Berth önde, ben arkada ; saatin tık tıklarına uygun attığımız adımlar üçyüzüncüsüne varmamıştı ki, yeni komşunun kapısına dayanıvermiştik. Berth usulca tokmağı kavramış, cesaretini toplayıp vurmaya hazırlanırken, kapı kendiliğinden açılıverdi. Dosdoğru evin geniş salonuna açılan girişte, işveli bakışları ve cilveli duruşuyla o güzellik beliriverdi. İşte tam karşımızdaydı, artık ona uzansak dokunabilirdik. Sabahın serin vaktinde bile rimelli kirpiklerinin süslediği gözlerinde uykudan, kırmızı rujlu dudaklarında ise mahmurluktan eser yoktu. Tüylerimi kaldıran yumuşak bir tonla bizlere « Merhaba » diye seslendi.

Berth ise şapkasını çıkarıp kadını selamlarken utangaç bir çocuk gibiydi. Martha ise adamın daha fazla tasalanmasına izin vermedi :

« Erken vakitte geldiğiniz için endişelenmeyin. Hiç mi hiç rahatsızlık vermediniz. Nasılsa her sabah güneş doğmadan çok önce güne başlıyorum. Ben gündüzleri, kocam ise geceleri çalışıyoruz. Nöbetleşe yani…”

Bu sözler kısmen de olsa Berth’in içini rahatlattı. Bir ara kekeleyip, pişmiş kelle gibi sırıttıysa da kadının söylediklerine cevaben tek bir kelime dahi edemedi.

Martha o sırada gözlerini bana çevirerek, “Sabah sabah bu güzel eşeği doyurmak için buradasınız herhalde…” diyerek ensemi ve kulaklarımı okşamaya başladı.

Berth ise üzerindeki mahcubiyetten kurtulamamış bir halde, başını tulumba gibi sallayarak defalarca kez onayladı: “Evet, evet! Aynen öyle! O nedenle!”

Martha gülümseyerek iyice yanıbaşıma yanaştı. Semerimin altına parmaklarını sokup tüylerimi sıkı sıkıya avuçladı. Elini ensemde gezdirirken Berth’e döndü ve sordu : “Cinsi ne bunun?”

Tabiatıyla benim bu soruya ne denli içerlediğimi tahmin edebilirsiniz. Ben kadına neredeyse aşık olmak üzereyken, o benim cinsiyetimi soruyordu. Olacak iş mi yani ?

Berth kadına benim de bir eril olduğumu söylediği halde kadının bir sonraki sorusu sinirlerimi iyice laçka etmeye yetmişti: “Peki adı ne bu cicişin?”

"Bu sefer de ciciş olduk öyle mi ? Neyse sabrın sonu selamettir" dedim ve hiç anırıp da bir tepki göstermedim.

Berth ise kadının benden böylesi hoşlanmış olmasından büyük bir haz almıştı. Aferin almış bir çocuğun gururuyla, baston yutmuş gibi kasılarak doğruldu ve « Onun adı John Stuard Walker’dır » diye yanıtladı.

Martha böylesi bir cevabı duyunca önce gözlerini ayırdı. Sonra kıkırdamaya başladı. Eliyle ağzını kapatıp zaptedemediği gülüşünü gizlemeye çalıştıysa da, bir süre sonra artık daha fazla kendini tutamayacağını anlamış olduğundan olsa gerek, kahkayayı koyuverdi : « Aman sevsinler, eşeğin adına bak hele,  John Stuard Walker… Ay bir yaşıma daha girdim bak şimdi ! » diye de laf atmaktan da geri durmadı.

Berth ise ellerini « ne yapalım » edasıyla iki yana açıp çaresizliğini göz önüne sürerken, sanki bu ismi bana takan kendisi değilmiş gibi, suçu bir anlamda kadere yükledi.

Martha’ya kendini ispatlama gayretinde olan Berth, o gün benim için arpayla, balla ve yeşil yapraklarla zenginleştirilmiş nefis bir balya satın aldı. Böylesi bol vitaminli ürünlerin ne kadar pahalı olabileceklerini tahmin edersiniz sanırım. Gel gelelim adam hızını alamayıp, atların ve öküzlerin yemlerinin alımını da yeni komşudan yapacağını müjdeledi. Her ne kadar aynı kaliteyi tutturmasa da, fiyatında pazarlığa bile girişmediği bu ürünlerin  ne kadar tuzluya patladıklarına varın siz karar verin…  Ama ne olursa olsun, dünyanın en güzel kadınlarından biri artık bizim çiftliğin ve bizzat şahsımın tedarikçisi haline gelmişti ya, gerisinin önemi mi vardı sanki… Hiç… Hem Berth için ne farkeder, onun tek derdi, müşteri ayağına yatıp, Martha’yla muabbetti arttırmaktı. Herifçioğlu bugüne kadar kuru samanı bile bize çok görürken, kadına yaranacağım diye, birdenbire en pahalı yemleri sunmaya başlamıştı ya, gel de deli olma… İşte o zamanlar kendi kendime dediydim : « Ulan John Stuard, hayatında bir kez olsun dört ayağının üstüne düştün, boşver üzümü ye bağını sorma » diye…    

Hani bir de ne yalan söylemeli, samanın da tadı tat, lezzeti lezzetti… Üstelik, mübarek mesir macunu gibi bir de kuvvete getiriyordu ki sormayın : Yedikçe coşuyor, coştukça da randımanı arttırıyordum. Sırtıma yüz elli kiloyu yüklüyorlar, ben ise bunları dört nala taşıyordum. Bu vesileyle bir taşla iki kuş vurduğunu anlayan Berth efendi ise nasıl da zevkten dört köşe oluvermişti, anlatamam.

Gel zaman git zaman, artık her sabah Martha’nın yolunu tutar olmuştuk. Ben sulağın gerisinde ballı, arpalı kahvaltımı löpürdetirken, bizim delikanlı da kadınla işi pişirme muabbetlerindeydi. İşte bu sözümona iş ziyaretlerini müteakiben, Berth kadına tümden abayı yakıverdi. Adamcağız Martha’yı görmediği saatlerde çiftlikte avareler gibi dolaşıyor, gitarını eline alıp, herkesin yüreğini parçlayan, divane şarkılar çığırıyordu. Üstüne üstlük, şahsi gözlemlerime dayanarak, kadının da ona karşı boş olmadığını söyleyebilirdim.

İşte, dünyadaki karasevdalılara tam da bir yenisinin eklendiği bu dertli zamanlardan bir gün, şafak vakti Berth ile birlikte yola çıktığımızda alışıldık istikamete doğru yönelmediğimizi farkettim. Yürü yürü bitmez bir patikadan az gidip uz gittikten sonra, çiftliğin kilometrelerce ötesindeki kayalıklara dayandık. Her ne kadar cismini görmesem de, taşların hemen arkasından, bir at kişnemesi kulağımda çınladı. Bir kaç adım atıp da oraya doğru kafamı çevirince bir de ne göreyim : Kayalıkları tırmanırken, doğan bir güneş gibi azar azar belirip, güzelliğinin ışıltısıyla gözlerimizi kamaştıran Martha, karşımızda bize el sallıyor. Ben derin bir iç çekip mest olmuş bir vaziyette kadını seyreylerken, azgın çocuk Berth bir koşu kayalıklara tırmandı ve hatunun yanıbaşına vardığı gibi onu dudaklarından öpüverdi. Ben ise saf saf onlara doğru ilerlemeye devam etmekteydim ki, ikili elele tutuşup kayalıkların ardındaki çalılıklarda görünmez oldular. Zatıaliniz o kadar da görgüsüz bir eşek olmadığımdan durumu ivedilikle kavrayıp hemen durdum ve keskin bir U dönüşüyle kayalıkların ön tarafına doğru yöneldim.

Aradan hayli bir vakit geçtikten sonra, onlar da benim bulunduğum yere doğru geri döndüler. Berth’in yürürken bir yandan pantalonunu çekip, öbür yandan kemerinin kopçasını takmaya çalışmasından çıkardığım kadarıyla, bunlar o kayalıkların arkasında mercimeği fırına vermişlerdi. Dedikodu yapmış gibi olmayayım beni ilgilendirmez ama büyük ihtimal bu böyleydi. İkisi de yavaş adımlarla yanıma kadar yanaştıklarında, Berth Martha’yı bir kez daha dudaklarından öptü  ve « Öküzlerden elde ettiğim kârın yarısı senindir sevgilim » diyerek bombayı patlattı. Bunun anlamı Berth’in en önemli tarla gelirini kadınla yarıya yarıya paylaşmaya karar vermiş olmasıydı ki, kimseye bitini bile vermeyen bizimkinin aşktan nasıl da dut gibi olduğunun en iyi göstergesiydi.

Martha da zaten anasının gözü bir kadın, fırsatı ganimet bilerek « Sen harika bir erkeksin canım aşkım » dedi ve yanağına bir öpücük kondurarak adama teşekkür etti.

*                                                   *                                                         *

Çiftlikte ise durum aslında fazlaca değişmemişti. Martha’nın yemlerinden faydalanamayan küçük başlar ve kümes hayvanları dedikodu yapmaya başlamış, onlar açlıktan kıvranırken benim ballı otlarla beslenmemi içlerine sindiremediklerinden dem vurur olmuşlardı. Pek çoğu benimle ilişkisini kesmiş, eskiden onların kahramanlarıyken şimdi « işbirlikçi » olduğum için kümeslerin ve ağılların girişlerine astıkları posterlerimi yırtıp atmışlardı. Gelgelelim bu işin beni aştığını, adamın kara sevdaya tutulduğundan bana o güzel yemleri aldığını, hatta ben istemesem bile onları bana zorla yedireceğini, herifin asıl derdinin satıcı kadınla öpüşüp koklaşmak olduğunu anlatmaya çalıştımsa da, nafile, kimseyi inandıramadım.  Gel zaman git zaman işler iyice sarpa sardı ve çiftlikteki açlığın kaynağı olarak herkes beni göstermeye başladı. Velhasıl, artık çatlayıncaya kadar yiyecek yemim vardı ama bir tek dostum kalmamıştı.

Öküzlerin sürdüğü tarlaların sonbahardaki ilk hasatları alınır alınmaz Berth Missisipi’nin en gözüpek tüccarlarından biriyle anlaşıp, ürünlerini paraya çevirdi. Aynı akşam, yatak odasının sabaha kadar açık kalan ışığından  anldığım kadarıyla, heyecandan olsa gerek gözüne bir damla uyku girmemişti.  Ne de olsa ertesi sabah bu paranın yarısını sevgilisiyle paylaşacak ve kadını, o an kimbilir ne kadar mutlu edecekti.

Sabahın kör vaktinde Martha’yla buluştuğumuzda neden Berth’in bu kadar heyecanlanmış olduğunu daha iyi anladım : Adam parayı uzatıp, öküzlerin sürdüğü tarlanın yarı gelirini sevgilisine sunarken, kadın gözlerine inanamıyor gibiydi. İki eli, gergince ayrılmış parmaklarıyla adeta yüzüne yapışmıştı. Miktarın büyüklüğü karşısında beş karış açık kalmış ağzından da ara ara sevinç çığlıkları yükselmekteydi.

Kadıncağız öylesine bahtiyardı ki, Berth’in kucağına zıplıyor ; yanaklarını, gözlerini, dudaklarını, artık neresi denk gelirse orasını öpüyor ; « canım, sevgilim, erkeğim benim » diyerek huruşan bir zevle adamın ruhunu okşuyordu.

Neden sonra biraz sakinleşince, acele bir el hareketi yapıp paraları kendine çekti ve apar topar sütyeninin iki tarafındaki boşluklara sıkıştırıverdi.

Neticede ben memnun, Berth memnun, kadın memnun oradan ayrıldık. Martha ta kapıya kadar bizi yolcu edip gözden uzaklașıncaya kadar el sallamaya devam etti.

*                                                   *                                                         *

Günler su gibi akıp geçiyordu. Giderek çiftlikteki hayvanlarla ilgim kesilmiș, doğru düzgün kimseden haber almaz olmuștum. Gerçi bu da gayet normaldi, keza çok çalıșıyordum. Yememiz içmemiz iyiydi ama ben de buna layık olmak için karșılığını fazlasıyla veriyor, getir-götürden vakit buldukça öküzlere yardım etmek için tarlaya bile iniyordum. O yüzden artık bana iltimas geçildiğini bile unutmuș, emeğimin karșılığını alıyorum zanneder olmuștum. Semerimde ufacık bir çizik oldu mu anıyor, rahatsızlığımı belli ediyordum ki, değiștirip yenisini taksınlar. Bedava ya! Hem nedir ki benden de mi kıymetli sanki ? Hiç iște…

En önemli haberi daha vermedim size: Berth’le aramız düzelmiști neredeyse kanka olmuștuk. Herif bana ot alma bahanesiyle, her sabah kalkıp Martha’yla așna fișneye gidiyor, biz de gözcülük yapıyorduk. Çiftliğe döndükten sonra mesai saati bașladığında, eșek gibi koșturuyor, Berth’e layık olmaya çalıșıyordum. Bir iși eksik yapınca, “Aman Berth’cim bana bozulmasın, altından kalkamadı” diye beni küçümsemesin diyerekten fazladan çalıșıp açığımı kapatıyordum. İșimi zamanında bitirmișsem de, hemen insiyatif alıp girișken davranıyor, ya kuyudan su çekiyor ya da tarlayı sürüyordum. Elbette patron da “Yahu șu John Stuard Walker ne akıllı bir eșek, kamçılamak bir yana, laf bile söylemeye gerek bırakmadan her yere koșuyor” diyerek herkesin yanında beni göklere çıkartıyor, ruhumu okșuyordu. Diyorum ya resmen kanka olmuștuk. Dahası, bașarılı olmanın dayanılmaz keyfi vardı üstümde... Rüzgâr benden yanaydı.

O sıralar düșüncelerim de değișmeye bașladı. Misal, ișe yaramayan hayvanları, kesimhaneyi hak edenler olarak görmeye bașlamıștım. Zira verimsiz olanlar beslenmeye devam edilirse çiftlik zarara girebilir, bu da tüm diğer hayvanların aç kalmalarına sebebiyet verebilirdi. Aynı Berth ve adamları gibi her șeye ekonomik açıdan değerlendiriyor, çiftliğin kalkınmasının önünde, istemeyerek bile olsa, engel olanlara, en bașta ben karșı çıkıyordum. Size șöyle bir anımı anlatayım müsaade buyurursanız:

Güneșli bir sabah, çiftliğe Sovaj isminde bir yabani at getirilmiști. Hayvan, özgürlüğünü yitirdiğinden olsa gerek, bağıyor, kișniyor, huysuzluk yapıyordu. Kovboylar ișlerini güçlerini bir kenara bırakıp ne kadar onu uysallaștırmaya çalıștılarsa da bașarılı olamadılar. Berth’in zamanında bana vurduğu bir kamçıdan nasıl canımın yandığından söz etmiștim size… İște gidip, ağıldan onu buldum ve ağzımla tașıyarak kahyaya teslim ettim. Çünkü yeni gelen bu yabani atın kovboyların değerli vaktini çaldığını, lüzumsuz yere huysuzluk yaptığını, velhasıl çiftliğin ekonomisine zarar verdiğini düșünüyordum. Adamlar iște onlara verdiğim bu aletle Sovaj’a bir iki kere geçirdiler ki, sormayın dostlar… At kișneye kișneye yola geldi, hemencecik kuzu kuzu ahıra çekildi.

Yani ne derseniz kraldan çok kralcı olup çıkmıștım iște…

O günlerde öküzlerden alınan verimi arttırmak için Berth ve Martha ortak bir projeye giriștiler. Buna göre Martha artık büyük bașların yemlerini bedava verecek, buna karșılık öküzlerin sürdüğü tarla gelirlerinden yüzde elli yerine, yüzde seksen pay alacaktı.  Ben de bu iktisadi mevzulardan çok anladığımdan değil ama patronla sevgilisinin konușmalarını sık sık dinlediğimden biliyordum bunları. Ama arkadaș gelin görün ki kadın pek bir abarttı: Hani șimdi yemler beleș ya, öküzleri gündüzleri ara vermeksizin hasata koșuyor, gece de zifiri karanlık basıncaya kadar lamba yardımıyla tarlayı sürdürüyordu. Ta ki…

Bir sabah yine erkenden Martha’nın evini yolunu tutmuștuk. Berth kapıyı çaldı. Martha’yı görünce pișmiș kelle gibi sırıtmak șartlı refleksliğin șanından mıdır bilinmez, kadının kapıda belirmesiyle Berth’in cemalinde güller açıverdi. Elindeki elli doları her zamanki heyecanıyla havalara kaldırıp, sevgilim, canikom tarzı yağcılıklarla sallamaya bașladı. Kadın da pek bir heves yanașıverdi yanıbașımıza... Sevgilisine sırnașmalar,yanaktan makas almalar,  ay o utangaç hınzırlıklar, sanırsınız bu ikisi liseli sevdalılar… Sabahın bir köründe milletin canı nasıl da așk çekiyor benim aklım ermedi. Neyse değmeyin gitsin iște… Sonun bașlangıcı diyeceğimiz olay ise Berth elindeki elli doları uzattığında bașladı. Martha sordu:

“Așkım, neden bu kez elli dolar, seksen değil?”

Berth ise sanki önemsiz bir ayrıntıdan söz eder gibiydi:

“Sevgilim, öküzlere çok iș yükledin. Kaldıramadı hayvancağızlar, dün gece ikisi de sizlere ömür… Yani bundan sonra tarla geliri yok senin anlayacağın… Elimde son bir yüz dolar vardı. Yarısı așkımın olsun dedim, sana getirdim. Ama bundan sonra benden para bekleme hayatım. Durumum çiftliğe bile yetmiyor biliyorsun. Neyse bunlar önemsiz șeyler. Mühim olan așkımız… Öyle değil mi?”

İște bu sözleri ișittiğinde Martha öyle bir kızardı ki, o kırmızılıkta sabahın kızıl güneșinin rengi soluverdi. Burnundan öyle bir soluklar alıp verdi ki, Dallas’tan esen rüzgârlar yön değiștirdi. Gözlerinden öyle bir ateș fıșkırdı ki, Kansas’ın ormanlarını yangınlar bürüdü. Ağzından öyle tükürükler saçtı ki, Missisipi’yle Missouri’nin sularını sel eyleyip okyanusa kovaladı. Elleri sinirden bir titredi ki, Lousinana’da bile zelzele oluyor zannedildi… Velhasıl böyle bir kızıșın, böyle bir șiddetin eși benzeri görülmedi :

« Ne dedin sen? Öküzlerin geliri kalmadı mı dedin? Ulan ırz düșmanı! Madem öküzler tarlayı sürmüyor, sen ne haddine geldin beni beceriyo’n? Hayvan herif, cebinde üç kurușun olmadan mı benim koynuma giriyo’n? Lan seni gebertsem az mıdır? Siktir git köpek soyu!...”

 Berth ise hâlâ durumu kurtarmaya çalıșıyordu:

“Ama bir dakika dinle sevgilim, her șeyi açıklayabilirim…”

Kadının tek kelime daha dinlemeye tahammülü ytoktu:

“Öküz öldü ortaklık bozuldu Berth. Öküz öldü ortaklık bozuldu…”

Kadın bir hıșımla kapıyı üzerimize çekti. Umutsuz așık patronum ise hâlâ “sevgilim, biraz tasarruf yapalım gene öküz alırız, mesut ve bahtiyar o eski günlerimize döneriz.” nâmeleri düzüyor, pencereye kafasını dayamıș içerideki dünyalar güzeli kadını temașa eyliyordu. Aniden elleri sapsarı, kulakları kıpkırmızı, yanakları mosmor, dudakları pespembe, dișleri tir tir, ödü boku zır zır, yüreceği pır pır, bağırsakları cır cır kesilip kafasını bana çevirdi ve midesindeki birikmiș bütün gazlar hayli yüksek bir oktavla zort eyleyerek poposunu terk eyledi:

“Tabanları yağla John Stuard Walker! Bu karı ikimizi de gebertecek!”

Patronum ve ben arkamıza bakmadan koșmaya bașlamıștık. Ben dört nala koștuğum halde, Berth iki ayağıyla benden hızlı kaçıyordu. Bir ara kafamı arkama bir çevirdim ki, bir de ne göreyim : Kadın çifteyi üzerimize tutmuș, nișan almakla meșgul... Gayrı ondan sonra tabana kuvvet yardır babam yardır… Kendimizi çiftliğe nasıl attık hatırlamıyorum…

Velhasıl, o günden sonra da Berth ile Martha’nın bir daha yan yana geldiklerini görmedim…

Bu olaydan sonra Martha’yla alıșveriș kesilmiș, dolayısıyla büyükbașların otu boku yalan oluvermiști. Amma velakin asıl felaket Berth de dahil, Martha’nın bizzat kendisi de dahil kimsenin bilmediği, hesap da edemediği durum zuhur ettiğinde anlașıldı : Bizim patron hatuna o kadar çok para yedirmiști ki borç gırtlığı așmıș, çiftliği on defa satın alacak hâle varmıștı. Bu borcun bir kısmı yemcilere, bir kısmı kömürcülere, bir kısmı petrolcülere, bir kısmı veterinere, bir kısmı ormancıya, bir kısmı samancıya, bir kısmı arpacıya, bir kısmı tohumcuya, bir kısmı darıcıya, bir kısmı arıcıya, bir kısmı marangoza, bir kısmı  hokkabaza, bir kısmı canbaza, bir kısmı dağa tașa, velhasıl Teksas’tan Kansas’a kadar uçan her bir kușa yapılmıștı.  Așkın gözü kördür derler. Patron eldeki avuçtaki parayı da o yüzden göremedi demek ki…

Eh tabii ki yemler kesilip tatlı hayat mazi olunca, atlar huysuzca kișnemeye, benim gibi eșekler anırmaya, tavuklar içli içli gıdaklamaya, domuzlar hönklemeye, horozlar üğürmeye, sıskalașan inekler böğürmeye bașladılar. Gidișattan hayli rahatsız kahyalar, kovboylar birer birer çiftliği terk etmeye koyuldular. Bir bakıyorsunuz açlıktan ne edeceğini șașırmıș domuzun gücü tavukcağızlardan birine yetmiș, tüylerini bile yolmadan hayvancağızı mideye indirmiș... Ya da ne bileyim çiftliğin köpekleri de yakaladıkları bir domuzu lime lime etmiș… İșin özü, çiftlikte açlık öylesine boy vermiști ki, yılanlar bile « biri bizi yer » korkusuyla deliklerinden çıkamaz hale gelmișlerdi.

İște bu haller sinir bozan hallerdir ve kısa devrenin nereden patlak vereceği hiç belli değildir. Bozulan sinir son ayakta bește kalmıștır; suçu kendi dıșında her yerde arar. Bozulan sinirin adımları serseridir; önüne ne geçerse bir tekme atar. Bozulan sinir ligden düsmüștür; sahaya kimi sürerse sürsün daha da batar. Bozulan sinir ‘pi’yi üç alır; virgülden sonrası onu yorar. Bozulan sinirin makyajı akmıștır. Bozulan sinirin kozları elinde patlamıștır. Bozulan sinir pantalonunu aynı yerden üçüncü kez yamamıștır. Ve iște o bozulan sinir bizim çiftlikte de ișaret parmağını gözüme sokarcasına bana çevirip, ağzından nefret dolu salyalar akaraktan beni suçlamaya bașlamıștır. Domuzlar, tavuklar, atlar, inekler, tavus kușları ve hatta kovboylar:

“Hep bu eșek oğlu eșeğin suçu! Bu, yedi bütün o pahalı yemleri. Bu uzun kulak tüketti çiftliğin alın terini. Masraf üstüne masraf etti. Biz acımızdan ölürken o zevk ü sefa âlemindeydi. Vay vicdansız eșek soyu vay! Vay seni doymak bilmez katır bozması vay! Senin yüzünden bak șimdi deniz bitti. Yuh sana! Yuhlar sana! Defol git geldiğin diyarlara…”

“Evet çok doğru” dedi tavuklar, yüzüme ters ters baktılar. “Hemen defolup gitmezsen seni eșek cennetine göndeririz bak ha” diye tehdit etti beni köpekler. “Șu buzağıların sütünden ne istedin pezevenk?” diye hakaret etti inekler. Sonra hep bir ağızdan seslendiler:

“Șu eșek oğlu eșek bașımıza ne ișler açtı,

Bütün bunlar John Stuard Walker’ın bașının altından çıktı!”

        *                                                   *                                                         *

İște böyle dostlar… O gün hemen çiftliği terk ettim. Șimdiyse gece gündüz yürüyorum eski topraklarıma geri dönebilmek için. Ah, dinleyin, derenin șırıltısını duyuyorum sanki. Galiba vardım sonunda. Bașta da dedim ya sizle sohbet etmezsem bu yol biter miydi?”

 

 



Yorum (7)add comment

İskender ADA dedi ki:

 
Uzun olmasına rağmen keyifle okuduğum bir hikaye oldu smilies/smiley.gif

Eğlenceli anlatım, akıcı hikaye. Dilin kurallarına gösterilen özen de cabası smilies/wink.gif

Gerçekten eşekle samimiyet kuruyor okuyucu. Olay örgüsü büyülü, sarıyor hemen okuyucuyu.

Ve final de aynı güzellikte.

Gerçekten tebrik ediyorum.

Harika smilies/wink.gif
Temmuz 23, 2010

ahmet dedi ki:

 
Çokta uzun değil be İskender abi. smilies/smiley.gif

Bir öyküde akıcılık olduktan sonra uzunluğu mühim değil bence.

Gerçekten de çok güzel olmuş.

Öylü büyük hatalar yok öyküde.

Kalemine sağlık...
Temmuz 24, 2010

Yavuz dedi ki:

 
Hoş bir hikaye. Uzun olduğunu da düşünmüyorum açıkçası. Yalnız bazı benzetmeler ve ifadeler hikayenin coğrafyası ve zamanıyla çelişkili. Örneğin "liseli aşıklar" ifadesi hikaye içinde anlamsız kaçmış. Türkçe deyimlerin kullanılmasıysa çeviri okuyormuş hissi uyandırdı bende. Bir de sonlara doğru belli bir düzeyde okuması çok keyifli olan ancak ipin ucu kaçınca insanı rahatsız eden bazı tekrarlar var. Bunun dışında karakterler olması gerektiği kadar anlatılmış, çok da derine inmeden okuması eğlenceli bir hikaye ortaya çıkmış.
Elinize sağlık.
Temmuz 24, 2010

Kanlıçizme dedi ki:

 
Ellerine sağlık.

Öykü çok güzeldi. Meraklandırıcı değil ama eğlendiriciydi ve eşeğin bakış açısından yapılan tasvirler, olaylar duruma yerli yerinde bir mizah koyuyor. Yazının hepsini uzun kısa demeden yüzümde bir tebessümle okudum.

İlla ki kötü eleştiri yapacak diye düşünme ama bazı yerlerde noktayı çok erken kullanmışsın. Birleştirilse akışı daha da hızlandıracak cümleler vardı biraz.

Bir de bazı paragrafları epey uzun tutmuşsun. Eğlenceli ve sade bir anlatım olmasa, biraz farklı bir olay örgüsü anlatmış olsan o zaman onlar çok zorluk çıkarırdı. Büyük paragafları bölmek yararlı olur.

Eşeğin kullandığı benzetmeler çok güzeldi. Kendince anlattığı, yorumladığı olaylar eşeği bize sevdirdi.

Martha'nın kocası olduğundan bir cümlede bahsetmişsin ama onu işe hiç dahil etmemişsin. Bu Martha'nın ahlaksızlığını arttıran bir durum gibi görünse de Berth'le işi pişirene kadar gereksiz bilgi, öylesine edilmiş laf gibi durmuş.

Keşke bunca geç eklemeseydin. Ama olsun, sevdim ve benim bu ayki favorim. smilies/smiley.gif
Temmuz 24, 2010

Ufuk Gültepe dedi ki:

 
Baştan aşağı büyük bir zevkle okudum. Öykünün anlatımı o kadar iyi ve içtendi ki, biran o eşşek yanımda olsa da ısırsam diye düşündüm. smilies/cheesy.gif Hayatımda gördüğüm, ya da okuduğum en tatlı eşşekti.

Coğrafya farklı olsa da, öykü içinde bol bol bizlere ait söz ve deyimlerin olması,Yavuz arkadaşımızın aksine benim hoşuma gitti. Öykünün bir çırpıda sona gelmesinin en önemli sebebi de bu zaten.

Teknik anlamda da çok sağlam bir öykü. Giriş, gelişme ve sonuç bölümleri, çok güzel bir şekilde işlenmiş. Bir ara Siyah İnci geldi aklıma. Bu öyküde mizah ağır bassa da, kahramanlarımızın kendi ağızlarından hikayelerini anlatmaları ve muhtemelen akıbetlerinin aynı olmaları itibari ile benzeştirdim bu iki hikayeyi. Hoşuma da gitti.

Neyse, çok beğendim. Ellerine sağlık Sedar Abi...
Temmuz 24, 2010

Serdar Cekinmez dedi ki:

 
Yorum yapan arkadaslara "zihinlerine saglik" diyerek tesekkür ediyorum.
Hem de begenerek okumus herkes, ayrica mutlu etti bu beni.

2008 ekonomik krizini metaforlarla anlattigim bazi öykülerim vardi: Salacak Sarhoslari, Selimiye Altilisi, Hekim Pasazade, Külüstür... John Stuard Walker da 2008 ekonomik krizini anlatan bir öykü oldugu halde anlatimi ve konuyu isleyis sekliyle digerlerinden ayriliyor. 2008 ekonomik krizi, ABD ve Avrupa'da, bilhassa orta sinif üzerinde, etkileri hâlâ devam eden siddetli izler biraktigindan kahramanlarimiza Ingilizce isimler bulmak zorunda kaldim. Ama anlatimi "yüzde yüz yerli mali" smilies/smiley.gif tutunca Yavuz'un yorumundaki gibi tuhaf bir ikilem ortaya çikti. Bu ikilem, Ufuk'un da yazdigi gibi, aksine benim hosuma bile gitti.

Üstte noktalama hatalarini elestirmis arkadasimiz. Hakli. Hatta kendim bile pek çok hata buldum yeniden okuyunca. Bilemedigim bir nedenle bu hikayenin üstünde siteye eklemeden önce herhangi bir düzeltme yapmadim. Herhalde 2008'de basladigimdan "artik bitsin de ne olacaksa olsun" diye mi düsündüm nedir, oturup da yayinlamadan önce hiç bir kontrol yapamadim. Ilk firsatta bu anlamda öykünün üzerinde tekrar çalisacagim.

Ufuk yorumun aklima "Sucuk" ve "Ugur Dündar"i getirdi. Ne alaka deme smilies/smiley.gif

Herkese tekrar tesekkürler...
Temmuz 25, 2010

Ufuk Gültepe dedi ki:

 
Peki Abi, demem. Pek bir alaka kuramasam da... smilies/cheesy.gif
Temmuz 26, 2010

Yorum yaz.
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki   Sonraki >