| GRİ |
| Yazar İskender ADA | |||||||||||||||||||||||||||
|
Sadece ayak seslerimi duyabildiğim bir sessizlik çökmüş sokağa; ölüm sessizliği. Yakalarını kaldırdığım ceketim, gecenin o bıçak teni serinliğine karşı koymaya çalışıyor kahramanca. Bir kaç günlük sakallarımın titrediğini hissediyorum. Ölümcül dikenler üzerinde yürür gibi dikkatli adımlarla dar sokakta ilerliyorum. Ayak seslerimi duymak rahatsız ediyor artık beni. Buradan hızlıca geçip gitme tedirginliği ile ellerim ceplerimde, başım önde, gözlerim sürekli hareket halinde. Her an, kırık dökük bir kapı açılacak, içinden kolsuz bacaksız ölüler çıkıp, bir anda üzerime çullanacaklar, kollarımı bacaklarımı var güçleriyle çekiştirip kopararak av sonrasındaki kurtlar gibi her biri ayrı köşeye kaçışacaklar gibi tedirginim. Yine de kendimi, o an, kollarımı kopardıkları o an, henüz ölmemişken, canımın acısına alışmışken, onlara, ölülere nasıl bakacağım, neler söyleyeceğim düşüncesinden uzak tutamıyorum. Evet... Bir şeyler düşünmek. Yolumu kısaltacak düşüncelere ihtiyacım var şimdi. Nedense her düşüncemin rengi griye çalıyor. Bütün boya kalemleri soluk ruhlar tarafından çalınmış, çizdiği resimlerde güneşi, denizi bile griye boyamak zorunda kalan bir çocuğun tarifsiz hüznü var şimdi içimde. Bu kadar mı uzak kaldım ben renklerden? Aynaya bakınca bile gri görüyorum artık kendimi. Otuzuna yeni girmiş, saçları gri, sakalları gri, gözleri gri, bakışları gri bir adam. Aynadaki aksimin bana en son tükürdüğü an, ağzından salyalarını saçarak ettiği onca küfürle beraber, bana taktığı isim Gri. Kendine bile söz geçiremeyen bir adama başka ne denir ki? Az önce kendimin bana söylediklerini duysa annem, öldürüp beni, yeniden doğururdu gözlerimi eminim. Evet, sadece gözlerimi. Dedim ya, gri bakıyorum bu dünyaya ben. Dünyanın bana baktığı gibi. Yola bakıyorum, hala uzun, dar ve karanlık. Bunca düşünce içinde sanki olduğum yerde yürümüş gibiyim. Enseme bir ses değiyor, birden duruyorum. Avcısını hisseden yemekler gibi öylece kıpırdamadan duruyorum. Hızla arkama dönüyorum, sonra yine arkama. Yörüngesini kaybetmiş göktaşları gibiyim. Göğsümde Afrika’nın kalp atışları, tamtamlar, can çekişen köpeklerin son nefesleri, yumurtasını ağaçtan düşürmüş kuşların diş izleri birikiyor. Nefessiz kalıyorum. Ellerim ceplerimde. Sokak koyu gri. Kimse yok... Sakin ol, kimse yok. Sa – kin – ol ! Aynadaki benin sesi bu. Etçil küfürleriyle az önce gözlerimi bıçaklayan o aynadaki aksim, şimdi şefkatli bir cellat gibi. Şerefsiz! Duruyorum. Ne tarafa gidiyordum ben? Nereden geliyordum? Hepsi birbirine girdi şimdi. Ensemdeki o ses? Sadece karanlıktı, tamam. İki tarafa birden bakıyorum. İkisi de birbirine benziyor sokağın. Daha uzun olana doğru dönüp, tekrar yola koyuluyorum. Adımlarımda tedirgin tavşanların çabukluğu var şimdi. Tavşan? Yaklaşık beş metre ileride beyaz bir tavşan bana bakıyor. Bu karanlık sokakta, bu gri gecedeki tek beyaz şey. Kayan bir yıldızdan düşmüş gibi, sadece aynı yeri cezalandırmak için yağan karın biriktirdiği gibi, her an kırık kapılardan çıkacak kolsuz bacaksız ölülerin, parçaladığı gözlerin akını kurutup tanrılarına sundukları beyaz bir tas gibi. Adımlarıma söz geçiremiyorum. Durmalıyım aslında. Durup bu tedirginliğin tadını çıkarmalıyım. Bedenimi gecenin karanlığına kurban edilmek için bekleyen o şerefsizlerin, o orospu çocuklarının beni yakalamak için kurdukları bu tuzağa bakıp tedirgin olmalı ve arkama dönüp koşarak geldiğim yere kaçmalıyım. Tavşana giderek yaklaşıyorum. Aramızda dört metre var. Harikalar diyarının bileti mi var elinde? Üç metre.. Ya birden üzerime atlar, boynumu kemirmeye başlarsa? İki metre... Neden bana gülümsüyor kırmızı gözleri? Ve tam o sırada gırtlağını kör bıçaklarla yırtarcasına bir haykırış duyuyorum arkamda. “HgrhgrAaaaaaaaaaa!” Donup kalıyorum. İşte beklenen an. Ayaklarım donmak üzere olan betona saplanmış gibi, bataklığın en dolgun balçığına batmış gibi sabitleniyor. İçimden koşuyorum, kaçıyorum, arkama bile bakmadan uzaklaşıyorum ama bedenim olduğum yere mıhlanmış. Ses giderek yaklaşıyor. Göz bebeklerimin küçülerek kaybolduğunu hissediyorum. Gözlerim tavşan tüyü gibi bembeyaz sanki. Bunca gride beyaza dönüşen tek yerim gözlerim, annemin yeniden doğursam dediği gözlerim. Tavşanın bana baktığını hissediyorum. Sanki gözlerimdeki beyazlık onunkileri de kör etmiş gibi, donup kalmış orada. Bu dar, karanlık sokakta üçümüz varız sadece. Gri ben, beyaz tavşan, karanlık ses. Ses giderek çoğalıyor. Sorular kafam içinde birbirine çarpıp duruyor. Sonuma hazırlanıyorum. İnsanları öldürmek için hep aynı bıçağı kullanan bir seri katil, üzerinde kurumuş kan lekeleri bulunan soğuk metali hızlıca saplayıp belime, yavaşça saat yönünde çevirip kahkahalar mı atacak gözlerimdeki acıya bakıp? Bira şişesini kaldırımda parçalayıp, sarhoş halüsinasyonlarla beni bir düşmanına benzetip, cam parçalarından kanayan elleriyle tuttuğu kırık bira şişesinin sivri tarafını ense köküme mi saplayacak? Tam o sırada yanımda görüyorum karaltıyı. Donup kalmış bedenimi hiç fark etmemiş gibi, önümde duran tavşana doğru hamle yapıyor gulyabani sesli karaltı. Uzun siyah saçları olduğunu fark ediyorum; eski bir pantolon, iki farklı ayakkabı, yırtık bir ceket. O an yavaşlıyor sanki birden zaman. Adamın haykırışı, pili azalmış bir teypten çıkan ses gibi, yapayalnız ölmesi için dağın tepesine bırakılan ihtiyar japonların ağıtları gibi yorgun, dev bir geminin motoruna yüzgeçlerini kaptıran balinanın, köpek balıkları tarafından parçalanmadan önce yavrularına söylediği son ninni gibi kanlı. Adamın hareketleri yüksek kalitede yayınlanan belgesellerdeki ağır çekim görüntülerdeki gibi yavaş şimdi. Tavşanın tam önüne geldiğinde sol ayağıyla yerden destek alıp, sağ ayağını, serbest vuruş yapmak üzere olan profesyonel bir futbolcu gibi kaldırıyor. Tavşanla göz göze geliyoruz o an. Dudaklarının kıpırdadığını görüyorum. Sanki bilgece bir şey söyleyecek gibi huzurla bakıyor bana. Yavaşça gözlerini kırpıyor ve açtığında kırmızı gözlerinin griye dönüştüğünü görüyorum. Bir ses çıkıyor dudaklarının arasından. Adamın sağ ayağı yavaşça aşağıya doğru iniyor. Göremiyorum ama tüm nefretinin kırışıklığını yüzünde taşıdığına eminim. Tavşanın ağzından bir sis bulutu çıkıyor usulca. Son nefesi? Ruhu? Adamın ayağı neredeyse tavşana değecek. Çizgi filmlerden tanıdığım, güzel keklerin üzerindeki o kokunun suretinde, güzel çizgi kadınların erkekleri baştan çıkaran dalgalı kokusuna benzer bir şekille tavşanın ağzındaki bulut yüzüme yaklaşıyor. Adamın ayakkabısının ucunun tavşanın beyaz tüylerine değmeye başladığını görüyorum. Bulutsu şey tam yüzümde şu anda. Sıyırıyor yanağımı ve sağ kulağımı okşayarak içeri doluyor. O an duyduğum şeyle birlikte gözlerim sarsılıyor. Adamın ayağı tavşanın karnına gömülüyor ve yavaşça tavşanın gri gözleri kapanıyor. Yüzünde tuhaf bir huzur var. Kulakları adamın paçasına değiyor. Kulağıma dolan fısıltı yeniden canlanıyor. “Beni takip et!”. Tavşanın sesi, puslu denizlerde kaybolmuş yelkenlilerin üzerinde uyuyan martıların, yuvalarını sayıklamaları gibi ızdıraplı. Birden hızlanıyor zaman. Adamın tekmesiyle tavşanın havaya uçuşunu izliyorum gözlerimi kırpıştırarak. Dudaklarıma kanı sıçrıyor tavşanın. Gözlerimle havada süzülüşünü izliyorum. Adam tüm gücüyle savurduğu tekme yüzünden dengesini kaybediyor biraz ama hemen toparlanıp, ileriye doğru koşmaya başlıyor. Sanki tavşanı havada yakalamak istercesine hızlanıyor. Dar karanlık sokakta bir tek ben kalıyorum; kana bulanmış soluk Gri ben. Yoğun bir sis bulutu sarıyor birden sokağı, adamın koştuğu, tavşanın düşüşe geçtiği yönden. Bu kez ileri sarılmış bir film gibi hızlanıyor zaman. Tavşanın yere düşmesini göremiyorum. Puf sesi çıkarırcasına dalıyor sisin içine. Uzaktan bir ses duyuyorum; rüzgar yüzünden sallanan henüz ikinci kattaki sepetten iki kiloluk toz şeker torbasının yere düştüğüne benzer bir ses, her bir şeker tanesinin sürüden ayrılışının hazin çığlıklarının tok sesi. Ve adam aynı hızla sis bulutunun içine giriyor. Dizlerim artık bedenimi tutamıyor, yere yığılıyorum; yine dizlerimin üzerine. Ellerim yerde, kuyruğu koparılmış kuduz bir köpek gibiyim şimdi. Böğürüyorum. Az önce olan, gördüğüm o tuhaf şeyleri, o tuhaf sesleri, tüm karanlığı, tüm ıssızlığı kusuyorum yere. Ağzımdan sadece gri bir toz bulutu dökülüyor; tıpkı yıllar sonra bozulduğu zaman ilk kez temizlenen bir elektrikli süpürgenin içi gibi dökülüyor. Yine o boğuk sesi duyuyorum ardından “Beni takip et!” Sağ elimin tersiyle ağzımın kenarındaki ses kırıntılarını temizliyorum. Gözlerimin kan çanağına döndüğüne eminim. Aynaya baktığımda, aksimin bile benden korkup kaçacağına eminim. Daha önce hiç bu kadar kendimden emin olmadığıma eminim. Aklımın ipleri kör makaslarla kesilmiş, zihnim boşlukta sallanan siyah balonlar gibi boş. Birden doğruluyorum ve adımlarımı hızlandırarak sis bulutuna doğru koşmaya başlıyorum. Bu koşan sadece ruhummuş gibi hafif hissediyorum kendimi. Sanki arkama baksam o işe yaramaz bedenimi, içi kurtlanmış bir un çuvalı gibi yatarken göreceğim. Korkusuzca sis bulutuna koşarken ardıma bakmaya korkuyorum. Hangisi daha bilinmez? İşte onu bilmiyorum. Bulutun içine girdiğimde gözlerimi kapattığımı fark ediyorum. Görmeden koşma cesareti vücudumu geriyor. Sesini duyabiliyorum şimdi “beni takip et” diyen “şey”in. O bir tavşan değildi, yemin ederim ki değildi! Peki ya adam? Kimdi? Neden? Soruları boş ver, sese yönel! Adımlarım yavaşlıyor birden. Uzaktan kumandayla yönetiliyormuş gibi duraklıyorum. Sis bulutu giderek azalıyor. Karanlığı bu kadar özleyeceğim aklıma gelmezdi. O an ayakkabılarımın olmadığını fark ediyorum, çıplak ayaklarım yerin o ısırgan soğuğunu emiyor şimdi. Koşmaya başlamadan önce ayakkabılarımı çıkardığımı hatırlıyorum. Daha başka hatırlamadığım neler var acaba? Sis bulutu yavaşça aşağı iniyor. Şimdi ben Everest heybetiyle, bu bilmediğim yerde sisle örtünmüş yola bakıyorum. İlerisi görünmüyor. Ses kulağımda bir yankı gibi kayboluyor. Bir adım daha atıyorum. Ayağımı yere basmak istediğimde onun tüylü bedenine dokunuyorum. Hala sıcak. Tam boynunda duruyor şimdi ayağım. Kıpırdadığını hissediyorum. Ayak serçe parmağım kadar küçük kalbi hızla atıyor. Ayağıma sıcak sıvının, kanının değdiğini anlıyorum. Ölecek. Ölmeli. Mi? “Çok geç kaldık!” diye fısıldıyor tavşan, hikayedeki gibi. Peki ya adam? Katil nerede? Bu ana çok önceden hazırlanmış gibi Ay, adamın gölgesini önüme düşürüyor. Ölmüş balık kokan soluğunu ensemde hissediyorum. Sis bulutunda, tam da ayağımın üzerinde, tam da tavşanın üzerinde bir hare oluşuyor. Tavşanın gri kanlı yüzünü görüyorum yeniden. Gülümsüyor bana. Adamın ellerini kaldırdığını görüyorum karanlık gölgesinden. Tavşanın üzerindeki dairesel boşluk sanki derinleşiyor. Ayağım hala tavşanın bedeni üzerinde, kalp atışlarının yavaşladığını hissediyorum. Tavşanın bedeni hareket ediyor yavaşça. Olduğu yerde, dairesel boşluğun tam altında, binlerce karıncanın ayinindeki ilahiler gibi yoğun bir sesle küçük bir çukur açılıyor. Adamın gölgesinin ellerindeki sivri uçlu şey yavaşça aşağı inmeye başlıyor, birazdan, hayal ettiğim gibi tam da ense kökümden yaracak bedenimi. Ne kadar griymişim anlayacağım birazdan. Tavşanın aşağıya kayışını izliyorum ben bu arada. Birden tavşanın beyaz tüyleri yapışıyor ayağıma. Zehirli sarmaşıklar gibi, etçil çiçekler gibi sarıyor ayağımı. Bembeyaz şimdi ayağım. Tüyler yavaşça ayağımdan yukarı yayılmaya başlıyor. Çukur giderek genişliyor. Sivri metalin ucunu ensemde hissediyorum. Kalbim yerinden fırlayacak gibi, içinde kuş sürüleri havalanıyor. Sarsılarak bedenim çukura doğru çekiliyorum. Son bir hamle ile sivri metal ensemi yaramadan aşağı çekiyor beni tavşan. Karanlık deliğe düşüyorum. Yüzümde anlamsız bir ifade, bir kabulleniş. Katilden kurtulmuş olmanın sevinci, karanlık deliğe düşüyor olmanın çığlığı. Bedenimin neredeyse tamamı beyaz tüylerle kaplanırken kanımın çekildiğini hissediyorum. Son anda parmak uçlarımla tutunuyorum dünyaya. Aşağıda bedenimi saran bir serinlik yukarı doğru tırmanıyor. Katilimin adımlarını duyuyorum, gölgesi geri çekiliyor. Görevini yapmış olmanın gururunu taşıdığına eminim şimdi uzun saçlı adamın. Yukarı gökyüzüne bakıyorum. Son kez belki de aşık oluyorum ay ışığına. Serinlik tüm vücudumu kaplıyor. Beyaz tüyler tüm vücudumu kaplıyor. Gözüm tam karşımda duran küçük aynaya takılıyor. Neden burada olduğunu biliyorum aslında. Son anlarımı, beni buraya düşüren, harikalar diyarına gömen yolculuğu anlatmam için buradasın. Duydun işte. Aynadaki aksim benim. Canım benliğim. Otuzuna yeni girmiş gri bir adamım ben. Tüm bu anlattıklarım. Son anlarım. Oysa çocukluğumu göreceğimi düşünürdüm ben ölmeden önce, ilk öpüştüğüm anı göreceğimi, mutluluğa dair ne varsa işte onlar. Film şeridi gibi onlar geçecekti gözlerimin önünden. Bense burada, bu tavşan deliğinde, harikalar diyarına gömülmeden önce aynadaki benliğime, nefret ettiğim sana, son anlarımı anlatıyorum. Bırakacağım birazdan parmak uçlarımı usulca. Hoşçakal benliğim. Beni şimdi gülümseten ne biliyor musun? Sen hep o aynada hapis kalacaksın, biliyorum. Bense gri geldim dünyaya, beyaz gidiyorum. Yorum (22)
![]()
İskender ADA
dedi ki:
|
|||||||||||||||||||||||||||
| İlk düşündüğüm şey; "hikayeden geride aklımda ne kaldı?" oldu. malesef son okuduğum öykündeki gibi bir "his yumağı" kalmadı aklımda. Neden bilmem bu seferki öykü suya yazılan yazı gibi olmuş. Pek bir şey kazımıyor insanın aklına. Hissettirmeyi de başaramıyor. Küstahlık olarak almazsan, bir yorum yapmak isterim; Senin yerinde olsam bu öyküyü birinci tekil şahısla yazmazdım. Tamam bu öykü birinci tekil şahıs öyküsü, buna göre yazılmış, buna göre dizilmiş. Ama anlatacağın o kadar durum varken, bunu dışarıdan birinin gözüyle anlatsaydın çok daha fazla ayrıntı sığdırabilirdin, bana göre. Bu şekilde sadece kendi görüş açında sıkışıp kalmışsın gibi. Adamın, tavşana tekme attığı an, biraz ayrıksı olmuş. Yani ben pek anlam veremedim. Vardır bir anlamı elbet, eşelense çıkar heralde ama biraz tuhaf olmuş. Bir ayrıntı hoşuma gitti: Tavşan sensin, katil sensin, kurban sensin. Sanki kimliğini arıyorsun ama mezara kadar -gömülene kadar- kim olduğunu bulamıyor gibisin. İçindeki simgeler yine hoşuma gitti. Beyaz tavşan, elbette Harikalar Diyarını simgeliyor ama katil, Harikalar Diyarını değilde, sanki zıttı bir dünyayı, hadi diyelim Kâbuslar Diyarını simgeiyor. Hani sanki yarattığın bu dünyada senin, yazar olarak iyilere inacın daha az gibi. İyiyi simgeleyen bir tavşan, kötüyü simgeleyense sadece sesini duyduğumuz bir katil. Güç dengeleri ortada... Rahatsız edecek Türkçe hataları yapmamışsın, hatalarınsa çok basit, basit olduğu için yakalaması zor şeyler. Keyifli bir okumaydı. Hani çok başarılı diyemeyeceğim ama okumaktan ve uzun uzun eleştirmekten keyif aldığım bir öykü olmuş. |
İskender ADA
dedi ki:
| Özgür Can; Betimlemelerle ilgil değerlendirmeniz için teşekkürler. Bu hikayede özellikle betimlelemere gelecek tepkiler önemli benim için. Şiirselliğe gelince, bir önceki hikayedeki kadar olmasa da ona yakın bir anlatım tarzı var. Bundan sonrakiler de böyle olacak diye bir şey yok tabi Kendimi deniyorum diyelim bu durum için Yorum için teşekkürler |
İskender ADA
dedi ki:
İskender ADA
dedi ki:
| Bedrettin Ergül; Öncelikle detaylı yorum için teşekkürler Bu hikayenin bendeki yerini anlatmak isterim öncelikle. "Su"yu yazdıktan sonra gelen olumlu tepkilerden hemen sonra yazdım bu hikayeyi. Yine aynı diğerinde olduğu gibi bir anda yazmaya başladım. Hikayeyi yazarken sonunu bile bilmiyordum. Nereye bağlanacak? Nasıl bitecek? Bu hikayenin diğerinden güçlü yanı bana göre betimlemelerin yoğunluğu ve derinliği oldu. Daha uzun ve okuyucuyu zorlayacak betimlemelerle kendi sınırlarımı zorlamaya çalıştım. Dediğim gibi bu ve öncekiler, daha sonra yazmayı planladığı uzun soluklu bir projenin ön hazırlıkları. Çünkü orada böyle plansız başlangıçlar, finaller, karakterler olmayacak. Herşey önceden planlanacak; anlatım diline kadar herşey. "Gri"deki karamsar havayı tasvir etmek için gerçekten zorlayıcı betimlemeler kullandım. Bunun avantajı olduğu kadar dezavantajları da var. Okuyucuya "bak sen..adam neredeki sesi nasıl anlatıyor?vay be" dedirtebilmenin egosu..ve aynı okuyucu o betimlelmelerle boğarak alt metindeki hikayeyi aktaramamak. Gerçi bu hikaye simgelerle, göndermelerle zaten okuyucuyu yoracak bir hikaye. Herkesin kendince bir anlam katacağı bir hikaye oldu. Tabi bunun da dezavantajları var. Kimin kim olduğunun bilinmediği hikayelerde okuyucu kolayca kaybolabiliyor. Sınırda bir hikaye. Çünkü biri de çıkıp, "arkadaş, adam coşmuş, "benlik" kargaşası üzerine bir savaş bu kadar mı güzel anlatılır?" diyebilir. Elbette ki her yazar (en azından ben) beğenilmek ister. Ki okuyucu kitlesi oluşturabilsin, ki yeni eserlerini okuyacak birileri hep olsun. "Aman, beni anlamadılar, olsun ben yazmaya devam ederim!" demek de mümkün gerçi ama ben o gruptan değilim. Her eleştiriyi değerlendirir ve iç dünyama yazarım. Sonra farkında olmadan bir sonraki hikayede onları uygularım, çalışırım en azından. Bu hikayenin konusuna gelince; Adam o kaybolmuşluk içinde, aynasıyla hesaplaşıyor ve bundan kurtulmanın yolunu yine kendi benliğinin yarattığı beyaz tavşanda buluyor. Evet, Harikalar Diyarı'nın beyaz tavşanı adama yol göstermeye çalışırken, adamın kötü yanı baskın çıkmaya çalışıyor ve şiddet uyguluyor. Ve finalde, hikaye boyunca birinci tekilin şimdiki zamanda anlattığı her şeyin aynadaki benliğiyle hesaplaşması olduğunu anlıyoruz. Ve nihayet adamın kendini beyaz tavşana dönüştürerek amacına ulaştığını görüyoruz. Sonra ne mi oluyor? Sonrası okuyucuda.. Öncesinin olduğu gibi.. Yorumlar için teşekkürler.. Dilerim kendimi anlatabiliyorumdur.. ![]() |
Tunga
dedi ki:
Çok ustaca bir psikolojik hikaye olmuş dediğin gibi bir adamın kendi aynasıyla hesaplaşması olmuş.Gayet güzel,hikaye sürükleyici,yani usta adama ne demek gerekir derim Ama istersen ustalığın bir kademe daha yüksek olabilmesi için şöyle bir öneride bulunabilirim... çok betimleme yapma Bazen işin dozajı kaçabilir.. Ustam inşallah yorumumu beğenirisn. |
Yunus
dedi ki:
| İskender Abi tebrik ederim. Güzel bir hikaye olmuş. Öncelikle betimlemerin ve simgelerin güzel ama aşırıya kaşmış. Yani bir yerden sonra okuyucu simgelerin ne olduğunu anlamaya çalışmaktan bıkabilir. Eğer öykü biraz daha uzun olsaydı bende de aynı durum olacaktı. Ama bu uzunluğuyla bu durum Allah'tan bende gerçekleşmedi. Su adlı öykünü okuyunca içime bir rahatlama hakim olmuştu. Bunu da zaten orada belirtmiştim. Gri adlı öykünü okuyunca da içime bir karamsarlık hakim oluverdi. İmla hataların çok çok azdı. Gerçekten tebrik ediyorum. İmla kurallarına dikkat etmek de en az öykünün içeriğine dikkat etmek kadar önemlidir. "Göğsümde Afrika?nın kalp atışları, tamtamlar, can çekişen köpeklerin son nefesleri, yumurtasını ağaçtan düşürmüş kuşların diş izleri birikiyor." Kuşların diş izleri demişsin. Burada bende bir duraksama oldu. Hangi kuşun dişi var? Belki bu bir simgeydi. Ama anlamadım doğrusu. Tekrar tebrik ediyorum İskender Abi. Kalemine sağlık. |
Remziye
dedi ki:
| Sevgili İskender; Keyif aldım okumaktan. Her zaman söylüyorum ve yine söyleyeceğim. Ben öyle edebi bilgilerler değilde (çünkü edebi bilgim çok yok) bana okurken ki verdiği duyguyla, o anki bana hissettirip yaşattığına göre yorum yapıyorum. Bana göre okuttuyordu kendini, okudum ve keyif aldım sıkılmadım hoş bir hikaye olmuş. Hayallerin ve duyguların hep daim olsun ablam. |
ismet
dedi ki:
ismet
dedi ki:
| Ekranı mavimsi yapıp okudum şimdi. Bence oldukça başarılı ve akıcı olmuş. Ben adamın renk körü ya da şizofren olduğunu düşünmüştüm ama son anları olması daha bir güzel olmuş. İskender Abi, izninle hoşuma gitmeyen bir noktayı da söyleyeyim. Betimlemeler gerçekten de çok güzel. O duyguyu yaşatıyor insana ama çok fazla benzetme kullanmışsın. Yani 'gibi'leri azaltsaydın daha iyi olurdu sanki. Birde 'Enseme bir ses değiyor' şeklinde bir cümle kullanmışsın. Sanımırım burası değiyor değil de deyiyor olmalıydı. Yine söyleyeyim. Hikaye gayet başarılı. Eline, emeğine, kalemine ve klavyene sağlık. ![]() |
Kayipruh
dedi ki:
| Hikayelerimden bir iki tanesini okuyan bir iş arkadaşım bana "Sen kendini yalnız mı hissediyorsun? Sanki hep bir yalnızlık içindesin..!" demişti. O an ki savunma psikolojisi ile "Hayır!" dedim, "Hayatım fazlasıyla kalabalık..." sonradan düşününce aslında arkadaşımın doğru bir tespit yaptığını anladım. Karakterlerim hep yalnız, tükenmiş, yeniden varolma çabası içinde ya da yok olmanın eşiğindelerdi. Özellikle kurgulamış dahi olsam ortaya koyduğum eser itibariyle açıkça görülüyordu ki kendi içimde yalnız bir insandım. Seninde öykülerin hep içe dönük. Hayal dünyanı sorgular ve kendini arar biçimde. Kimi yazarlar vardır okuyunca "Bu adam hayatı çözmüş" dersin. Kimileri için ise "Kendini arıyor öykülerinde" dersin. Her ikisi de okuyucu için çok kıymetlidir. Betimlemeler gayet başarılı ancak bazı durumlarda aynı olguyu birden fazla betimlemeyle süsleyip öyle bitirmişsin cümleyi. Bu da gereksiz yere uzun olmuş. Ancak bunu bilerek yaptığını belirtmişsin zaten, bu sebeple okuyucu olarak rahatsız olsamda, yazar olarak amacına ulaşmışsın. "An" ı yaşadım okurken. Ve o anlık anlatım bütüne oturmuş ve hesaplaşma tam anlamıyla verilmiş. Bu tarz öykülerde "karakter" den çok olgu yada imge olarak algılamak daha muhtemel öykü içindeki enstrümanları. Yani tavşan orada bir karakterden ziyade bir simge daha çok. Hatta okuyucu hesaplaşan ve öykü dilini kullanan birinci kişiyi bile bir felsefik bakış açısı, bir imgelem olarak nitelendirebilir. Sonuç itibari ile benim algıladığım kadarıyla yapmak istediğini başarılı bir şekilde yapmışsın. Okuması keyifli idi. Ayrıca benimde birinci olan "Gri" isimli öykümde tasfir ettiğim karakter ile temelde bazı benzerlikler yakaladım ve grinin aslında sönük ama anlamlı bir renk olduğuna bir kere daha kanaat getirdim. Başarılar... |
İskender ADA
dedi ki:
| Tunga; Bir süredir burayı ziyaret edemiyordum, gördüm ki yorumlar yapılmış "gri" için. Ne güzel Yorumun için çok teşekkürler ama "Usta" sıfatını henüz hak ettiğimi düşünmüyorum. Daha çok yol almam, çok yazmam gerekiyor ki yine de böyle bir tanımlamanın tam karşılığı olabileceğini düşünmüyorum. İyi niyetli yorumunun beni çok mutlu ettiğini söyleyebilirim. Çok teşekkürler. Betimlemeler konusundaki tereddütlerim beni haklı çıkarıyor. Bir nevi hazırlık maçı olarak gördüğüm bu hikayede eksik yanlarımı görmemi sağladığın için teşekkürler. ![]() |
İskender ADA
dedi ki:
| Yunus; Simgelerin yoruculuğu konusunda haklısın, bir sonraki öyküde buna dikkat edeceğim Bazı duyguları tanımlamak gerçekten zordur. "Kuşların diş izleri" de böyle bir tanımlama. Rahatsız edici, ısırgan bir tanım bence. Şöyle düşünelim, mitolojik canavarları, anadoludaki uygarlıkların simgelerini düşün; çift başlı kartal, kanatlı aslan, boynuzlu at. Bunlar o anda sanatçının veya hükümdarın duygularını yansıtabilmek için birleştirilmiş öyle resmedilmiş veya heykelleştirilmiş. Benim bu tarz anlatımlarımı da buna benzetebiliriz Yorumun için teşekkürler ![]() |
İskender ADA
dedi ki:
| Remziye; Değerli vaktini ayırıp da okuduğun ve de yorumladığın için çok teşekkürler. Edebi bilgi konusunda da, şayet kendinde böyle bir eksiklik seziyorsan günümüzde bunu çok da kolay bir şekilde telafi edebilir, internet üzerinden edebiyat bilgilerine ulaşabilirsin. Alınan keyif bilgiden öte bir şeydir. Ki bunu verebildiysem ne mutlu bana. Yorum için teşekkürler ![]() |
İskender ADA
dedi ki:
| İsmet; Betimlemelerin dozajı konusunda, diğer arkadaşların da değindiği gibi biraz ayarlama yapmam gerekecek "deyiyor" düzeltmene malesef katılamıyorum. Ki sen ondan önce "değil" diye bir kelime kullanmışsın, onu da "deyil" olarak düzeltmen gerekirdi İyi niyetli olduğunu düşündüğüm bu hatırlatman için yine de tereddüte düşüp türk dil kurumunun sitesine baktım http://www.tdkterim.gov.tr/bts...ek&ayn=tam adresinde kullanım örneklerini de görebilir, aklına takılan diğer kelimelerin doğrularını buradan öğrenebilirsin Değerli yorumun için teşekkürler ![]() |
Yunus
dedi ki:
İskender ADA
dedi ki:
İskender ADA
dedi ki:
| Kayıpruh; Çok doğru tespitler var yorumunda. İki çeşit insan var edebiyatla ilgili; üretenler ve tüketenler. Bizler her iki taraftayız. Bizler olmayanı yazıyoruz. Bunu yaparken önce kendi dünyamıza bakıyor, orada bizi biz yapan olgularla kullandığımız dili birleştirip kendimizi yeniden ifade ediyoruz. Düşünsene; geleceği yazabiliyoruz veya yaşadığımız zamandan yüzyıllarca öncesini. Hiç görmediğimiz insanları, hayvanları, makineleri yazabiliyoruz. Bunları yaparken malzememizin büyük kısmını kendimizden karşılıyor, çoğu zaman başlangıç noktamızı kendimizden seçiyoruz özenle. Farkında olmadan kendi eksikliklerimizi bu hikayelerle tamamlıyor, fazlalıklarımızı kelimelerle atıyoruz. Buradaki her hikaye bu anlamda içe dönüktür "An"ı yaşatabilmek çok önemliydi benim için. Ona ulaşabilmenin hazzını yaşıyorum şu anda. Senin de böyle bir öykün olduğunu duymak ayrıca şaşırttı beni. İlk fırsatta okuyacağım Hikayelerimin isimleri tıpkı hikayelerim gibi çoğu zaman plansızdır. Bana hissettirdiğine bakarım o an. Ve asla değiştirmem daha sonra. Değerli yorumlar için teşekkürler. Aynı dili konuşanların arasında bulunmak büyük bir nimet Sağolun... |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Kendimi deniyorum diyelim bu durum için