Sisli Gece
(3 oy)
Yazar Kadim Gültekin   

  Çukurda biriken toprağı aceleyle kenara yığdı. Diz üstü yere çöküp toprağı eliyle eşmeye başladı. Alttakine yakınlaştığını hissediyor, ona zarar vermekten korkuyordu. Tırnaklarının arasına nemli toprak parçalarının dolmasını, küçük sivri taşların ellerine ince çizikler atmasını dikkate almadı. Hırsla toprağı eşti ve sonunda eline soğuk, sert bir şey değince durdu. Eline gelen nesnenin etrafındaki toprakları dikkatle temizledi ve safir kalbi yerinden çıkardı.

  Bekir, kısa bacaklı, eğrilmiş, paslanmış borulu, üstten kapaklı küçük sobasına bir odun daha atıp sobanın küllerini karıştırdı. Odun küllerin arasında canlanan alevlerin arasında kaybolurken kapağı kapattı. Sosyetik apartmanların birinin çöplüğünden bulup zorlukla derme çatma kulübesine yerleştirdiği, döşemeleri sökülmüş koltuğa yaslandı. Sobanın kapağının dar aralığından sızan, alevlerin turuncu ışığını izledi bir süre. Sonra gözleri ağırlaştı, yorgun bedeni boşaldı ve kısa bir uykuya daldı.

   Uyandığında soba sönmüş, üzerine aldığı battaniyeye rağmen bedeni uyuşmuştu. Çorapsız, nasırlaşmış ayakları açıkta kaldığı için resmen soğuktan katılaşmış, taşlaşmıştı. Battaniyeyi kenara çekerek sobaya doğru yanaştı. Kapağı kaldırıp sobanın kenarındaki maşayı aldı ve iyice sönükleşmiş olan külleri diriltmeye çalıştı. Közler hafiften parlamaya başlayınca, birkaç odun daha atıp kapağı kapattı. Eski koltuğun üzerindeki battaniyeyi aldı. Kulübenin köşesine yaptığı saman yatağın üzerine serip arasına girdi. Aylar önce, bir mağazanın açılışında ücretsiz dağıtılan yastıklardan güç bela kaptığı,  şu an kirden görünmez olan ve çok kötü kokan yastığa başını koydu. Keçeleşmiş uzun saçları yanaklarına, uzun zamandır kesmediği sırnaşık sakallarının üzerine döküldü. Saatin gece yarısını geçtiğini, küçük kulübenin naylon camının hemen kenarında duran sehpanın üzerindeki, bitmek üzere olan mumun zayıflamış alevinden anladı. Bir gün daha geçmişti. Birkaç dilim ekmekle ve pazaryerinden topladığı ezilmiş domateslerle teselli etmeye çalıştığı midesinden gelen garip seslere aldırış etmemeye çalışarak gözlerini yumdu. Uyuyacaktı. Uyumaktan başka çaresi yoktu. Uzun kış geceleri kapıdaydı. Soğuk ve karanlık geceler uyumadan nasıl geçerdi?..

   Mumun ışığı iyice zayıflayıp da hafif bir titreyişle söndüğü zaman hâlâ uyanıktı. Sobanın başında kestirdiği için pişman oldu. Böyle durumlarda tekrar uyuması zor oluyordu. Uyuyamamak yıpratıcıydı. Uyurken uyuşan beyin, uyanık olduğu zaman huzursuzluk veren düşüncelerle doluyor, insanı geçmişin ulaşılmaz ve boğucu enginliğine savuruyordu. Bekir için uyku, düşüncelerden, anılardan kaçıştı. Geçmişini hatırlamaktan korkuyordu. Zaten seneler, anıların insanın ruhunu kemiren birlikteliğiyle hızlı ama acımasız bir şekilde geçmiş, bedenini de törpülemiş, yaşlandırmış, takatsiz bırakmıştı.  Kaderi onu acılarla sınamış, kavurmuş, geride kalansa adının başına eklenen ‘deli’ lakabı olmuştu.  Bekir, delirmiş olayı isterdi. Seneler boyunca hep bunu dilemişti aslında. Delirmek, yaşadığının bile farkına varmamak, galiba en iyisiydi.

   Uyumak için zorla sıktığı gözleri ağrıyor, anılar zorla zihnindeki sisli koridorlara, boşluklara doluşuyorlardı. Bekir, korkuyordu. Yaşanmışlıkların içindeki alevleri daha da körüklemesinden korkuyordu. Bu öyle bir alevdi ki, yıllar boyunca söndürememiş, içinden söküp atamamıştı. Onu sokaklarda, köprü altlarında, defalarca yapılıp yıkılan kirli, rutubetli kulübelerde yaşamaya mahkûm kılan bu alevden, bu yangından kurtulamamıştı. Ruhunun daha fazla örselenmesinden korkuyor, en çok da acıları derinleştikçe, özlemlerinin artması tedirgin ediyordu onu. Bazen başına gelecek en kötü şeyin ölüm olacağını ama bunun da aslında bir çözüm, bir kurtuluş olduğunu düşünüyordu. Çelişkilerin kıskacında kıvranıyor, hayatında çelişkilere yer olmadığını, olmaması gerektiğini düşünüp bu anlamsızlıklarla boğuşuyor ve nihayetinde kendini oyalamaktan daha ileriye gidemiyordu.

   Gözlerini açtı. Odadaki koyu karanlıktan ötesini göremedi ilk başta. Sonra gözleri karanlığa alıştı. Yatakta doğruldu. Uyuyamıyor ve düşünmekten çekiniyordu. Yine de farkında olmaksızın elini, kolları yamalı ceketinin cebine atıp avucuna sığacak büyüklükte, kalp biçimli bir nesne çıkarması, eski düşüncelere karşı koyamayışının göstergesiydi. Avucuna huzur, aynı zamanda acı verici bir soğukluk yayan nesne, onun için canından daha önemliydi. O, elinde kalan tek şeydi. Yıllar önceki uğursuz gecenin sinsi karanlığından sıyrılıp gelen tek şeydi… O, en sevdiğinden geriye kalandı…

   Keşke yanımda olabilseydin, diye geçirdi içinden. Sen olsaydın ben bu hallere düşer miydim?..

   Soba sönüp canlı soğuk kulübenin tahta duvarları arasından yayılmaya başlarken, huzursuz bir uykuya daldı…

                                                                         *  *  *

   Sabah kalktığında gün çoktan ışımış, şehrin arka sokaklarındaki durgun canlılık kendini göstermeye başlamıştı. Bekir için yeni bir gün, yeni bir bilinmezdi. Uyandığı andan hava kararana, gölgeler sokaklarda hüküm sürmeye başlayana kadarki süreç, bir boşluktu. Onun günlük hedefleri, planları yoktu. Olması mümkün değildi. Amaçları da sevdiğiyle birlikte seneler önce yok olmuştu. Yalnızca karnını doyurmak, uyuyup bir sonraki günü beklemek için yaşıyordu. Bu, çoğu zaman hayvanca bir varoluş gibi geliyordu ona. Fakat bu durumun önüne geçecek gücü ve sebebi yoktu.

   İhtiyacını gidermek için kulübeden çıkıp yokuşun aşağısındaki camiye gitti. Oraya gidişi de hayatta kalabilme oyununun bir parçasıydı. İbadet etmeye yüzü yoktu. İnançlıydı ama inancının gereklerini hiçbir zaman yerine getirmemişti. Savrulmuştu. Bir yerden sonra geleceğin ve ölümün ötesinin bir anlamı kalmamıştı. Şimdi camiye gidiyordu. Önce tuvalete gidecek sonra da bahçedeki çeşmelerden birinde elini yüzünü yıkayacaktı. Bunlar, günü atlatmanın ilk aşamasıydı. Parasız ve güçsüz bir kimlikle sokaklarda dolaşıp karnını doyurmaya çalışması, işin en zorlu ve utanç verici kısmıydı. Utanç vericiydi çünkü, paran yoksa dilenmek zorundaydın. Dilendikçe aşağılanmaya, aşağılandıkça, benliğini tahrip eden çaresizliğe göz yumup acı çekmeye mahkûmdun. Ne yazık ki, hayat adaletli ve kolay değildi.

   Camiden çıktıktan sonra yakındaki bir caddeye sapıp dükkânların önünde gezinmeye başladı. Açtı, bir şeyler alacak parası yoktu. Cuma namazları sonrasında, başını eğip yüzünü saklayarak dilendiği anlar dışında da pek parası olmazdı. Parasızlık insanı çok çeşitli çözümler üretmeye itiyordu ancak bunlar da çoğu zaman başa bela olacak sonuçlar doğuruyordu. Hırsızlık gibi. Bekir de hiç şüphesiz hırsızlık yapmıştı. Bunu kendine, yıkılmış gururuna yedirememişti. Yeni de yeri geldiğinde çalmak zorundaydı. Belki gene çalacaktı…

   Bugün şanslıydı. Hayırsever bir fırıncı, önceki gün yaptığı çörekleri evsizlere ve fakirlere dağıtıyordu. Eski fırının önünde birikmiş olan kalabalığa karışıp kendi payını beklemeye başladı.

   Soğumuş ve biraz da bayatlamış olan çörekler yine de lezzetliydi. Bekir’i daha çok karnını doyurmak ve günü kotarmak ilgilendiriyordu. Çöreğini yiyerek, kulübesinin yolunu tuttu.

   Kulübesine çıkan yokuşu tırmanmaya başladığında kulağına birtakım gürültüler çalındı. Makine homurtuları, metal gıcırtılar, birbirine karışan insan sesleri… Ne olduğunu anlaması zor değildi. Bu gürültüye aşinaydı. Telaşla yokuşta koşmaya başladı. İçini saran, temelde evsiz kalkma korkusuydu. Ama daha derinlerde başka bir şeyin tedirginliğini sezinliyor, ne olduğunu çıkaramıyordu.

   Onun ne olduğunu hatırlayınca, “Olamaz!” dedi, titrek bir sesle. Çok değerli eşyasını yastığın altında unutmuştu.

   Yokuşu tırmanınca, bir kısmı takım elbise, bir kısmı işçi tulumu giymiş bir kalabalığın, neredeyse hareketsiz bir şekilde izlediği büyük bir iş makinesi, Bekir’in inşaatlardan topladığı tahtalarla yaptığı biçimsiz kulübeyi yerle bir etmişti. Sorgusuz sualsiz, içindekileri umursamadan, hırsla… Bekir haykırarak, kulübenin yıkıntısına doğru koşarken, greyder enkazı sürükleyip yığın haline getiriyordu. Orda Bekir’in geçmişinin, hayallerinin, sevgisinin tek sembolü vardı. Bekir’in içi nefretle doluydu. Hayatta çok şey kaybetmişti ama elindeki son varlığı kaybetmeye tahammül edemezdi. Takım elbiseli adamların ona doğru uzanan elleri arasından sıyrılıp hızla kulübeden geri kalanlara koştu. Önüne çıkıp onu durdurmaya çalışanları kenara savurup koşmaya devam etti. Arkasındaki güruhtan telaşlı ve ürkek sesler yükseldi.

   Kulakları, kullandığı büyük iş makinesinin homurtusuyla dolan adam için, arkasından gelen sesler belirsiz bir mırıltıydı. Greyderi yıkıntıya doğru sürerken kendini ciddiyetle işine vermişti. Bu yüzden, bir anda önüne fırlayan adamı çok geç fark etti. Kullandığı araç, iştahlı homurtular çıkaran bir devdi…

   Bekir’in tek düşündüğü, tozlu yıkıntıların arasında kalana ulaşabilmekti. O, mirası, yaşamı, olmayan geleceğiydi… Ölesiye sevdiği kadındı…

   Greyderin dişli tekerlekleri Bekir’in üzerine kapanırken, korku ve üzüntü dolu nidalar yükseldi…

                                                                       *  *  *   

   Genç adam heyecan içerisinde zile basıp bekledi. Kapının gerisinden gürültüler gelince, içini saran heyecan büyük bir coşkuya dönüştü, yüreğinde her zamanki çocuksu sevinci hissetti. Okul yıllarında, onu sınıfının önünde etrafına gülücükler saçarken gördüğü zamanlarda duyumsadığına benzer buğulu bir boşluk hissi şu anda içini yakıyordu. Cebindekini kontrol etti. Anahtar yuvasında döndü.

   Kapının aralığında, siyah, bedeni saran bir elbise giyinmiş son derece güzel bir kadın belirdi. Adama gülümseyip yumuşak, su gibi duru bir sesle, “Hoş geldin,” dedi. Omuzlarına dökülen, sarıya boyalı, röfleli saçları vardı. Yüz hatlarına oturmuş, olgun bir ifade hâkimdi. İnce dudakları zarafetle kıvrılıp pürüzsüz yüzüne ışıltılı bir gülümseme yaymıştı. Kaşları düzgün, rimel sürdüğü uzun kirpiklerinin çevrelediği siyah gözleri cezbedici bir derinliğe sahipti. Kadın, ay ışığı kadar parlak ve büyüleyiciydi…

   Genç adam, onun karşısında erimekten, gölgesinin düştüğü yerde kaybolmaktan korkar gibi telaşlı ve tedirgindi. Kadının sade, siyah elbisesinin hafif bir dekolteyle açıkta bıraktığı gerdanına bakıp getirdiği şeyin ona çok yakışacağını düşündü. Sonra çabucak gözlerini kaçırdı.

   “İçeri girsene,” dedi kadın.

   Ayakkabılarını çıkarıp kadının açtığı kapıdan içeri giren adam, çok şanslı olduğunu düşündü. Bunu çok kez düşünmüştü.

   Evin zevkle döşenmiş, geniş salonuna geçti ve koltuklardan birine oturdu. Midesinin çevresini sarıp sarmalayan canlı heyecandan bir türlü kurtulamıyor,  kadına hediyesini vermek için sabırsızlanıyordu. Ona çok yakışacaktı ama zaten o, taşıdığı her şeyi zenginleştirecek büyülü bir güzelliğe, engin bir zarafete sahipti…

   “Nasılsın?” diye sordu kadın. “Umarım iyi bir gün geçirmişsindir.”

   Gözlerinde öyle bir pırıltı vardı ki, adam ona bakarken konuşamayacağını sandı. Ancak gözlerini kadının gözlerinden ayıracak gücü de yoktu.

   “Çok iyiyim,” dedi. Sesi netti ama kadının da sezdiği o tanıdık heyecanla perdelenmişti.

   Kısa bir sessizlik oldu. Genç adam, henüz erken olduğunu düşünmesine rağmen hediyesini verecekti. Daha fazla sabredemeyecekti. Meramını anlatmak için bir basamaktı vereceği hediye. Beklediği gün gelmişti.

   “Yıllar önce,” dedi, “evet, çok uzun yıllar önce büyükbabam eski bir binanın yıkıntıları arasında çok değerli bir mücevher buldu. Küçük, kalp biçiminde, incelikle işlenmiş bir safirdi bu. Okyanuslar kadar engin bir maviliğe ve yıldızlar kadar zengin bir ışıltıya sahipti. Büyükbabam ondan kimseye bahsetmedi. Belki de onu kaybetmekten korktu. Fakat bir gün,  yüreğinde ona biçtiği bütün değere rağmen, mücevheri sevdiği kadına verdi ve ona sevgisini, kalbini verdiğini söyledi. Haklıydı. Nerden geldiği bilinmeyen mücevher onun için sevgi kadar değerliydi ve aslında sevgisiydi. Onu taşıyabilecek tek kişinin de yüreğine bu yüce sevgiyi nakşeden kadın olabileceğini düşündü. Çok uğraşmış, mücevherini incitmekten korkarak ona parlak, gümüş bir zincir takmayı başarmıştı. Zinciri sevdiği kadının boynuna geçirirken, ‘Bu, sevgimizin tek sembolü olacak,’ dedi.

   “Büyükannem (artık öyleydi) bir kış gecesi aniden öldü. Geride kalan, yıllar boyu bitmeyen bir sevgiyle zenginleşmiş olan safir kalpti. Büyükbabam ölmeden önce onu babama verdi. Babam mücevheri taşıyacak kadar güçlü değildi çünkü ona sahip olabilmek, onu benimseyip kabullenmek için gerçek sevgiye ulaşmak gerekti. Onu hak etmek için, acı çekmeli, aşk tezgâhında dokunmalı, işlenmeli, yenilenmeli ve onunla bütünleşmeliydin. Babam onu hak edemedi ama tabii ki sevmek onun da elinde değildi. İnsan istese sevemezdi. Aşkın rüzgârı sürüklemezse şayet…

   “Safir kalp şimdi bende…” Genç adam elini cebine atıp mücevheri çıkardı…

   Adamın karşısındaki koltukta oturan kadın, ayağa kalktı ve yaklaşıp kendisine uzatılanı aldı. Adam da ayağa kalktı. Kadının siyah gözlerindeki büyülenmiş ifadeyi süzdü bir süre. Kendine böyle bir güzellik bahşettiği için Allah’a şükretti.

   Safir kalp kadının elindeydi ve pencereden sızan gün ışığında göz alıcı bir şekilde ışıldıyordu. Mavi bir deniz gözlerinin önünde titreşiyordu.

   “Bu… bu çok güzel!..” dedi kadın.

   Adam gülümseyerek, “Senin boynunda dünyadaki tüm mücevherlerden daha değerli olacak, daha büyük bir güzellik kazanacaktır,” dedi.

   Kadının elinden kolyeyi aldı. Arkasına geçip kadının boyalı olan ama saf bir güzellik taşıyan saçlarını kaldırdı ve kolyeyi taktı. Kadından yükselen parfümün kokusunu içine çekti. Adeta bütün güzellikler onda can buluyordu.

   “Bu,” dedi adam, “sana olan sevgimin tek sembolü olacak. Onu ölene kadar üzerinde taşıyacaksın.” Kadını kendine çevirdi. Yüzündeki doyumsuz güzelliğe bir kez daha hayran kaldı ve başından beri söylemeye niyetlendiği sözcükleri mırıldandı:

   “Benimle evlenir misin?”

                                                                            *  *  *

   Haluk yavaşça uyandı. Biraz önce gördüğü rüyanın canlılığını yaşamaya devam etmek istercesine, uzun süre yatak odasının karanlık tavanına baktı boş boş. Uyumak, gördüğü rüyaya kaldığı yerden devam etmek ve rüyadaki kadının güzelliğine doymak istiyordu.

   Gözlerini kapattı. Kendini koyverecek, dalıp gidecekti. Fakat tam tersine zihni açılıyor, rüyasındaki tarifi zor gerçeklik uçup gidiyordu. Görüntüler silikleşti, kadının güzel yüzü puslandı, genç adam sislerin arasında gözden kayboldu. Haluk gözlerini açtı ve odanın karanlığını seyre devam etti.

   Birkaç dakika boyunca düşünmeden, hareketsizce yattı. Sonra uzanıp yatağın yanındaki lambayı yaktı. Lambanın solgun ışığı, komodinin üzerindeki saatin, sabahın üçünü gösteren kadranını aydınlattı. Doğruldu. Uykusu tamamen kaçmıştı. Hemen uyumakta zorlanacağını biliyordu. Bir rüya görüyordu ve rüyadaki her şey, kesintisiz bir film misali, doyasıya izlenebilirdi. Midesinin etrafında tuhaf bir boşluk dönüp duruyordu. Kadının yüzünü hatırlamaya çalıştı. Gözünün önüne gelen bir yığın görüntü arasında o yoktu. Adam içinde çevrilen boşluğa garipsedi. Hiç böyle hissetmemişti.

   Yatağının kenarındaki yünlü terlikleri giyip yatak odasından ayrıldı. Salonu geçip büyük mutfağa yöneldi. Belki de acıkmıştı!..

   Evi tek kişiye şatafatlı bir zenginlik katacak kadar büyüktü. Haluk Demir’in şu andaki tek servetiydi ve ilerde kuracağı aileye huzurlu bir yuva olacaktı.

   Biraz süt ısıtıp birkaç kahvaltılık çıkardı. Gecenin bir vakti yemek yemek âdeti değildi ama çok da umursamıyordu. Hayatı biraz da olduğu gibi yaşamak istiyordu.

   Gece yarısı kahvaltısına başlamaya hazırlanırken, bir ses duydu. Başta ne olduğunu kestiremedi. Sonra düzenli ritimler halinde devam eden boğuk vuruşlar olduğunu fark etti ama elbette ki, bu da onun için fazla bir anlam ifade etmiyordu. Bunun, geceleri yatmadan sokaklarda dolaşan evsizlerin sıradan gürültüleri olduğuna kanaat getirip dikkate almamaya karar verdi. Yemeğini yemeye devam etti. Gürültülerin uzaklaşıp kaybolmasını bekledi.

   Beklediğinin tersine kulağına çalınan tok vuruşlar devam etti. Hatta biraz da yakınlaşmış gibi geldi ona. Yemeyi bırakıp kulak kesildi. Nefes almamaya bile gayret ederek dinledi. Seslerin sokaktan değil,  tek katlı evinin bahçesinden geldiğini fark etti.

   Merak ve kabullenmeye yanaşmadığı bir korkuyla (aslında tedirginlikle - bu biraz daha cesaret vericiydi) ayağa kalktı. Mutfaktan çıkıp ağır adımlarla salona geçti. Pencereye yaklaşırken, bir yandan da dikkatle dinlediği sesin anlamını çıkarmaya çalışıyordu. Salonun lambasını yakmayı düşündü. Ama sonra dışarıdakinin ( tabii bir insan veya bir kedi yahut bir köpekse ve tabii başka çok da ihtimal olmadığına göre) dikkatini çekmemek için bundan vazgeçti. Pencerenin önüne gelip tül perdenin gerisinden, sokak lambasının bahçeye sızan yapay ışığında, gürültünün kaynağını görmeye çalıştı.

   Bahçede, kıştan önce dikilen meyve ağacı fidanlarının kenarında, elindeki kazmayı hırsla sallayarak toprağı eşen bir adam vardı. Hafiften kırlaşmaya başlamış gür, dalgalı saçları ve uzun sakalları suratını çevreliyor, gölgeliyordu. Kıyafetleri tamamen pejmürdeydi. Paçavraya dönmüş yırtık pırtık ceketi ve çamur rengi keten pantolonuyla soluk ve kirli bir suretti. Sokak lambasının pintice bahçe duvarının gerisinden sızdırdığı ışığının altında solgun bir görüntüydü.

   Haluk, gecenin bir vakti elinde kazma kürekle bahçesini işgal etmiş olan bu adama bir anlam veremedi. Bahçenin bereketsiz topraklarını kazmasındaki amacı anlamak güçtü. Hatta bu durumu anlamlandırmaya çalışıp kafa patlatmak bile saçmaydı. Kimsin be adam? diye içinden geçirirken, sinirli sinirli gülümsediğini fark etti. Suratında çiçeklenen (dikenlenen mi demek gerek?!) gülücük bir anda soluverdi. Uzanıp perdeyi kenara çekerken, yabancıya ne söyleyebileceğini düşündü. Nedense isimsiz bir heyecan içinde bulutlanmaya başlamıştı. Perdeyi çekip camı açtı ve adama seslenmek için başını camdan dışarı uzattı. Fakat camda öylece kalakaldı…

   Bahçede kimse yoktu. Fidanların yapraksız, ince dalları hafifçe esen rüzgârda sallanıyordu. Camın gerisinde yalnızca gece vardı…

   Haluk, iyi uyuyamadığını ve yorgun zihninin ona salakça oyunlar oynadığını sandı. Buna inanmak istedi zira mantıklı bir açıklama getiremiyordu olanlara. Adamın üzerinden bakışlarını ancak birkaç saniye çekmişti. Adam Haluk’u fark etmemiş gibiydi çünkü sadece işiyle ilgileniyordu ve Haluk’u görüp bir anda sıvışması olanaksızdı. Haluk ona bakmazken bile kazma sesleri gelmeye devam ediyordu. Yabancının kaçıp kazma ve küreğin kaldığı yerden işlerine devam ettiklerini düşünmekse gerçekten aptalcaydı ama düşünüyordu işte!..

   Bir süre boş bahçeyi izleyip içeri girdi. Yanındaki koltuğa oturdu. Başını koltuğun arkalığına koyup gözlerini kapadı. Düşünmemeye çalışıyordu. Yatıp uyuyacak, sabah kalktığında bu geceyi unutmuş olacaktı.

   Koltuktan kalktı. Yatak odasına doğru ilerlediği sırada evin kapısı gürültü bir şekilde vurulmaya başladı. Kapı telaşlı bir istekle yumruklanıyor, düzensiz tıkırtılara zilin kesik ve tiz sesi eşlik ediyordu. Normalde bile gecenin bir vaktinde kapının bu şekilde çalınması tedirginlik verici bir durumken, Haluk’un bahçede gördüğü adamla kapıdaki sert vuruşları birleştirmeye çalışan zihni katılaşmış gibiydi. Antreyi geçip dış kapının önüne geldi. Kapı şiddetli bir şekilde sarsılıyordu.

   Haluk, gürültünün arasından sesini duyurmaya çalışarak, “Kim o?” diye seslendi. Sesi titrek ve belirsizdi ama o anda kapı vuruşları kesildi. Etrafa tekinsiz bir sessizlik yayılmaya başladı.

   Haluk tekrar, “Kim o?” diye seslendi. Hiç uyanmamış olmayı diliyordu. O, olanları anlamlandıracak kadar geniş bir hayal gücüne sahip değildi. Hayatı kıt gerçekliklerle çevrilmiş basit bir hayattı. Zamanında okul ve ev, şimdiyse iş ve ev arasında gidip gelen yaşamı monoton fakat ona göre huzurluydu. Kendini zorlayıp uyuyacak, biraz önce de umduğu gibi her şeyi unutacaktı.

   Kapıyı açmaya cesareti yoktu. Bir süre daha herhangi bir ses gelmesini bekleyerek tekdüze nefes alışverişlerinin bozduğu sessizliği dinledi. Hiçbir şey yoktu.

   Hızlı adımlarla yatak odasına döndü. Mutfağın ışığını bile söndürmeye üşenmiş, çabuk karar verip yerine getirmek istemişti. Yatağa girdi, gözlerini kapattı, zihnine doluşmaya çalışan görüntülerin önünü kesmeye çalıştı.

   Gariptir ki, çok zorlanmadan uykuya daldı…

                                                                               *  *  *   

   Gerilerden gelen ses anlatıyordu: “O yalnız, fakir, çaresiz bir adamdı…”

   Genç adam, şoför koltuğunda hafiften doğrularak, gözlerini kıstı ve sislere bürünmüş, sinsi gecenin altında dümdüz ilerleyen yolun ilerisini görmeye çalıştı. Dikkatle kullandığı aracın hızını biraz düşürdü. Şoför koltuğunun yanındaki koltukta oturan kadın, endişeli bir şekilde bakışlarını adama çeviriyordu arada sırada. İkisi de konuşmuyordu. Kadının geniş yakalı, tüylü paltosunun açıklığından, boynundaki mavi safir kalbin ışıltısı yansıyordu.

   “…çocuklar deli diye korkarlardı ondan. Anneler çocuklarının ona yakın durmasından çekinirlerdi. Ama elbette ki o deli değildi. Kim demişti bunu istemediğini?..”

   Yol uzuyor, zaman huzursuzluk verici bir yavaşlıkla ilerliyordu. Yolu saran sisler daha da yoğunlaşmış, sanki katılaşmıştı. Genç adam sislere çarpmaktan korkar gibiydi.

   Kadın, donuk bir ifadeyle aracın ön camının ilerisindeki beyaz denizi izliyordu. Bazen sislerin arasından hayalet gibi yükselen bir suret gördüğünde, biraz rahatlıyor sisin dağılmaya başladığına inanıyordu.

   Bir minibüs onları sollarken tedirgindiler…

   “…kimi zaman aksi, çoğu zaman hırpanî bir adamdı. Onun güzel giysiler alacak parası yoktu. Onun için paranın bir önemi yoktu…”

   Genç adam bir sigara yakmayı düşündü ama sigarasının olmadığını hatırlayınca biraz sinirlendi. Bunun yerine radyoyu açıp ortamdaki gereksiz gerginliği dağıtmaya çalıştı.

   Arabanın içine yayılmaya başlayan hoş melodiler, aksi sessizliği yok etti, hükmü altına aldı. Kadın, müziği duyunca rahatlamış gibi katı duruşunu bozdu. Gevşeyip koltuğa iyice yaslandı.

   Adamsa zihninde peyda olmaya başlayan uyuşuklukla boğuşurken, bir an önce eve varmayı istiyor, beyaz gecenin ürpertici sonsuzluğu sinirlerini bozuyordu.

   “…kış ayazlarında titreyerek yaptığı derme çatma kulübelerdeki yaşamı, geride bıraktığı yıllar kadar soğuk ve acı vericiydi…”

   Radyoda güzel, rahatlatıcı şarkılar çalıyordu. İkisi de müziğin dinginliğine ve sakinleştirici tınısına kapılmışlardı. Adam, yanındaki kadının varlığından huzur buluyor, kadınsa dışarıdaki huysuz geceye rağmen sevdiğinin yanında kendini güvende hissediyordu.

   Sis biraz dağılmıştı. Bir dönemeci dönerlerken genç adam önünü daha net görebildiğini fark etti.

   “…kendini kaybetmiş, bulmaya gücü yetmemişti. Onu diriltecek olan şey sevgisiydi ama o da küçük bir cam parçasına gizlenmişti…”

   Esen hafif rüzgârda dağılan sis, sonradan tekrar koyulaştı. Huzur bozucu beyaz yoğunluğu sardı yeniden adamın kullandığı aracın çevresini.

   Adam tam olarak nerde olduklarını kestiremiyor, eve ne kadar kaldığı konusunda herhangi bir fikir yürütemiyordu.

   Radyoda yeni bir parça çalmaya başladı.

   Kadın ve adam hâlâ konuşmuyor, müziğin büyülü ritmiyle, arabanın boğuk homurtularının yabancı birlikteliğini dinliyorlardı. Kadın uykusunun geldiğini hissediyordu. Uyumayacaktı. Eve az kalmış olmalıydı.

   Sislerin arasında iki ışık topu parlamaya başlayınca bunu umursamadı, anlamlandıramadılar. Parlayan iki gözü andıran şeylerin, sislerin gerisinde karanlık bir siluetten ibaret olan büyük yük kamyonunun ön farları olduğunu anlamaları da biraz zaman aldı. Ters yönde kendilerine doğru gelen kamyonu fark eden kadın, “Dikkat et!” diye bağırdı.

   Kamyonun ışıldayan farları, ölümün emanet aldığı gözleriydi.

  “…yıllardır sevdiği, birkaç günlük karısıydı. Ölüm adam seçmiyor, ecel ertelenemiyordu. Fakat o bunu kabullenemedi, acıların, özlemlerin arasında kayboldu…”

   Gece, karanlık yüzünü beyaz sis denizinin ardına gizlemişti. Olanlardan sorumlu tutulmaktan korkar gibi, iyice sinmişti beyazlığın arkasına. Haklıydı. Ölümün acımasızlığı yüzünden yargılanmaktan, iftiraya uğramaktan bıkmıştı. Bu sefer ölüme eşlik eden o uğursuz sisti…

   Genç adamın bedenini acılar kavuruyor, etrafını sarmış olan sis beynine doluşup onu uyuşturuyordu. Buz gibi soğuk zeminde yatıyor, sislerin ve acıların kirli denizinde boğulurken sesini duyurmaya çalışıyordu.

   “Nerdesin?.. Sevgilim…”

   Büyük bir çabayla yattığı yerden ileri uzattığı elleriyle sert zemini yokladı. Sevdiği kadına dokunmak, onu hissetmek, bilmek istiyordu. Eline soğuk, küçük bir nesne geldi. Nesneyi parmaklarıyla kendine çekip avuçladı.

   Gece gerçek yüzünü gözlerinin önünde gösteriyordu. Tanıdık karanlık onu kör etti, sarmalayıp boşluklara savurdu.

   “…sevdiği kadından geriye kalan küçük bir mücevherdi. ‘Bu sevgimizin tek sembolü olacak,’  demişti. Şimdiyse sevgisiydi, sevdiğiydi…”

   Karanlıklarda genç bir adam dönüp duruyordu. Yumruk yaptığı sağ elinden mavi bir ışık sızıyor, karanlık kederlerden dem vuruyordu.

   Siyahlığın arasındaki şimdi uzun kirli saçlara, sakallara, tozlu ve gergin bir surata sahip birisiydi. Sönükleşmiş gözlerine derin bir hüzün hâkimdi. Puslu, titrek ve güçsüz bir görüntüsü vardı.

   Sağ elini kaldırıp umarsızca boş avucuna baktı.

   “…sevgisini ve geleceğini kaybedip acılarla sınanan, teselli bulduğu emaneti bir viranenin yıkıntıları arasında kaybeden…”

   “…adam benim.” Eski, yırtık giysiler içerisindeki adamın suratı çarpıldı, biçimsizleşti. Yüzünü kaplayan ince, yatay yaralardan oluk gibi kan akmaya başladı. Adam, kanayan dudaklarını oynatıp boğuk, ürpertici bir sesle konuştu:

   “Emanetimi almaya geldim!.”

                                                                       *  *  *

   Haluk sıçrayarak uyandı. Ter içindeydi. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor, zihnindeki sisli görüntülerin arasında yankılanıyordu.

   Doğruldu. Gece lambasının ışığını yakıp saate baktı. 04.35’ti. Yataktan kalkıp cama doğru ilerledi. Perdenin ve camın gerisi karanlıktı. En fazla bir saat uyumuştu ama ona sanki bir gün geçmiş de, ertesi günün gecesindeymiş  -veya sabahında- gibi geliyordu. Zihni rüyasında gördükleriyle dopdoluydu.

   Gecenin bir an önce bitmesini diledi. Sanki gün ışıyınca gecenin getirdiği bütün korkuları, anlamsızlıkları silip götürecekti. Rüyadaki o sesi hâlâ duyar gibiydi. Güzel kadınla genç adam, sis ve karanlık hızla geçiyorlardı gözünün önünden. Hiç bu kadar canlı rüya görmemişti daha önce. Rüyasındaki gerçekliği hissedebiliyordu ama rüyalar, gerçek hayat bize varlığını ve gücünü belli etmek istercesine çimdik attığı zaman solup giderlerdi. Bu sefer böyle değildi. Rüyası, gerçeklikler konusunda rahatsızlık verici çelişkiler oluşturacak kadar gerçekti.

   Yatak odasından çıkıp salona geçti. Çekingen adımlarla pencereye yaklaştı. Perdeyi açıp dışarı baktı. Bahçede kimse yoktu. Gece varlığını sükûnetle devam ettiriyordu.

   Mutfağın yanan ışığını fark edip oraya yöneldi. Aceleyle yatağa dönerken ışığı söndüremediğini hatırlıyordu. Mutfağın kapısının önüne geldi. İçerdeki masanın üzerinde duran kahvaltılıklara ve bardakta yarım kalan süte baktı. Işığı söndürdü. Salona dönüp gün aydınlanana kadar televizyon izleyecekti.

   Salona geldiği zaman o aşina vuruş seslerini yeniden duydu. Olamaz, diye geçirdi içinden. Bir an, gecenin sakince sonlanacağını, televizyon izlerken dalıp gideceğini ve sabah kalktığından gece olanları düşünüp kendi kedine güleceğini hayal etmişti. Anlık bir hayal kırıntısıydı bu. Hayaller korkuları örselerdi ama bazen korkular hayallere baskın çıkardı. Haluk iri iri açtığı gözlerini boşluğa dikip kalbinin artan ritimlerini göğüs kafesinde şiddetle hissederken, kendini çok güçsüz hissetti. Belki de korkmakta haklıydı. Sesler bu sefer dışardan değil, evin içinden, aşağıdan geliyordu.

   İçindeki buz gibi ürpertiye yenilmemeye kararlıydı ama. Geri dönüp girişe doğru yürüdü. Sahte bir cesaret gösterisi değildi bu. Oluruna hareket etmek istiyordu. Olan olacak, kalan kalacaktı. Her şeyin bir sonu olduğu gibi elbette ki bu gecenin de bir sonu vardı. Antreye gelip alt kattaki kilere giden kapının açık olduğunu ve merdivenlerin sonundan soluk bir ışığın yükseldiğini, vuruş seslerini hâlâ duyarak, gördüğünde şaşırmadı veya korkmadı. Merdivenlerin başından durup aşağıya baktı. Bir süre düşündü. Gördüğü rüyaların anlamını çözmek için hızla beynindeki parçaları bir araya getirmeye çalıştı ama başaramadı. Haluk hızlı düşünemezdi ve yaşamı da yavaş işleyen beyni gibi durağandı. Olanlar hakkında fikir yürütebiliyorsa da bir sonuca gidemiyor ve anladığını düşündüğü şeyleri kendine itiraf etmekten kaçınıyordu.

   Merdivenlerden inmeye başladı. İndikçe sesler yakınlaştı. Adımlarını yavaşça ama kararlılıkla attı. Her adım atışında, alt kata inen tahta merdivenden ürkek gıcırtılar çıkıyordu. Bu ürkekliği ona Haluk atfetmişti; bunun kendi cesaretsizliğini perdelediğine inanıyordu. Merdivenlerin sonuna geldi ve o anda sesler kesildi.

   Haluk bunu bekliyordu. Yani muhtemelen öyleydi veya öyle olması gerekiyordu. Donuk bakışlarını tavandaki uyduruk bir ampulün aydınlattığı kilere çevirdi. Dikdörtgen biçiminde geniş bir odaydı burası. Duvarların kenarına eski eşyalar, tozlanmış kutular, sandıklar, çuvallar ve bir yığın ıvır zıvır yığılmıştı. Bu yığının çevrelediği boş alanın ortasında Haluk’un görmeyi beklediği şeyler vardı: birbirlerinin üzerine çaprazlamasına bırakılmış bir kazma ve bir de kürek. Onların hemen yanında, beton zemine açılmış büyük bir çukur bulunuyordu. Çukurdan çıkan toprak ve beton parçalarından az ileride küçük bir tepecik oluşmuştu. Haluk bu görüntüyü ifadesiz bir yüzle seyretti.

   Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu ama yapması gerekenin ne olduğunu biliyordu. Yutkundu ve kilerdeki katı sessizliği bozarak, “Nerdesin,” diye bağırdı. “Çık ortaya ve konuşalım. Sence de yeterince uzun bir gece değil mi?”

   Cevap gelmedi ve zaten Haluk bunu beklemiyordu. Her şeyin apaçık ortada olduğu bir yerde saklanmaya çalışmanın lüzumsuz bir davranış olacağını düşünüyordu. Biraz sıkılmıştı. Rüyadan kalma görüntüler yerlerini alıyorlardı teker teker. Zihnine doluşan bu sisli karmaşayı bir düzen sokmaya çalışıyor ama bu konu da pek de istekli olmadığını anlayınca cesareti kırılıyordu. Şimdi uzaklardan gelen bir ses duyuyordu. Gerilerden, düşüncelerinden daha uzaklardan geliyordu fakat onu anlayabiliyordu. Tanıdıktı ama kime ait olduğundan emin değildi. Ve aslında bu çok da önemli değildi.

   “Burada oturmaktan sanırım çok memnun olmazdım Haluk Bey,” diyordu ses. “Eviniz güzel -elbette-  ancak orda kaldığım sürece galiba hep o adamı düşünürdüm. Kim, diye soracaksınız. Evet, evin yapıldığı yerde ölen deli adamdan bahsediyorum. Sizin evinizin bulunduğu yerde yıkık dökük bir kulübesi vardı. Belediye ekipleri kulübeyi yıkmaya geldi bir gün. Bunu hep yaparlar, bilirsiniz. Barakayı yerle bir ettiler. Bu çok uzun sürmedi elbette ki. Sonra deli adam geldi ve kendini yıkımı yapan büyük iş makinesinin altına attı. Öldü. İş makinesinin dişli tekerlekleri altında ezildi. Yazık, çok yazık! Ama o kümesten farksız yer için kendini ölüme atan bir kişiye de deliden başka bir şey denilmez, değil mi?”

   Konuşanı biliyordu ancak bunu düşünmüyordu. Beyni umduğundan hızlı hareket etmiş veya bu son parçayı beklemişti kendini çalıştırmak için. Çukurun yanına geldi ve kazmayı eline aldı. Kendini usulca çukura bıraktı. Omzuna gelecek kadar derin bir çukurdu ve kazmaya başladı. Toprağın altında kalmış olana ulaşabilmek için hırsla salladı kazmayı. ‘Emanetimi almaya geldim,’ demişti adam. Ona istediğini verecekti.

   Çukurda biriken toprağı aceleyle kenara yığdı. Diz üstü yere çöküp toprağı eliyle eşmeye başladı. Alttakine yakınlaştığını hissediyor, ona zarar vermekten korkuyordu. Tırnaklarının arasına nemli toprak parçalarının dolmasını, küçük sivri taşların ellerine ince çizikler atmasını dikkate almadı. Hırsla toprağı eşti ve sonunda eline soğuk, sert bir şey değince durdu. Eline gelen nesnenin etrafındaki toprakları dikkatle temizledi ve safir kalbi yerinden çıkardı.

   Kalbin üzerindeki toprakları temizledi. Hayranlıkla, loş ışıkta bile parıldayan mücevhere baktı. Bakışları ona kilitliyken dakikalar geçti.

   Hemen arkasında hışırtıyı andıran bir ses duyunca irkildi. Bakışlarını elindekinden çekip arkasını döndü. O, karşısındaydı. Uzun boylu ve bitkin görünüşlüydü. Haluk adamın yüzündeki yorgun çizgilere göz gezdirdi bir süre. Sonra pratik hareketlerle çukurdan çıkıp dilenci kılıklı adamın önünde doğruldu. Uzun bir süre hareketsiz kaldı ve safir kalbi elinde sımsıkı tuttu. Adamın, bakışlarını yumruk yaptığı eline çevirdiğini fark edince kendini biraz suçlu hissetti. Ne düşünmüştü? Kalbe sahip olabilmeyi mi? Mücevheri önünde duran adama uzattı. Adamın gözlerinden bir belli belirsiz bir ışıltı geçti bir an. Gülümsedi. Çarpık bir gülümsemeydi bu. Uzanıp Haluk’un elindeki mücevheri aldı. Haluk’a dokunan parmakları buz gibiydi.

   Haluk düşünmüyor, sorgulamıyor, korkmuyor, sadece bir merasimin parçasıymış gibi içine hapsolduğu anı yaşıyordu. Karşısındaki adam gözlerini çevirip az ileriye bakmaya başlayınca, o da o tarafa döndü. Önlerinde, bembeyaz  -onu alan sisler kadar beyaz-  bir elbise içerisinde ve tasavvur etmesi güç bir güzellikte bir kadın duruyordu. Haluk ona bakarken içinden bir şeylerin aktığını hissetti. Gözlerini kadının üzerinden alamıyor, kadının gülümseyen suratındaki ince güzellik başını döndürüyordu. Yanındaki adam kadına doğru ilerlerken o, bakışlarını kadından çekecek gücü kendinde bulamadı. Kadının yanına varan adam artık çok daha gençti ve üzerinde de beyaz bir takım elbise vardı. Kalp elindeydi ve gerisindeki beyazlığa mavi gülücükler gönderiyordu. İkisi birden Haluk’a baktılar minnettarlık içerisinde. O an Haluk nedensiz bir şekilde ağlamaya başladı. Kendini tutmadı veya ağlayışını sorgulamadı.

   Kadınla adamın görüntüleri silikleşip kayboldu. Onları öldükten sonra bir araya getiren sevgi öyle yüceydi ki, her şeyi ezip yok eden ölüm bile onun karşısında çaresiz kalıyordu…

 



Yorum (5)add comment

K3ŞM3K3Ş dedi ki:

 
Güzel hikâye Kadim, kalemine sağlık.
Temmuz 07, 2008

Hüseyin Emre COŞKUN dedi ki:

 
Güzel hikaye
Ağustos 01, 2008

serdal dedi ki:

 
gerçekten çok güzel ve hoşuma giti belkide okuduğum en iyi öyküydü umarım devamı gelir böyle çalışmaların. smilies/smiley.gif
Ekim 15, 2009

hakan dedi ki:

 
Güzel bir hikaye. Betimleme ve tasvirlerin çok etkileyici geldi bana ama dialogların azlığı nedeniyle bir süre sonra uzadıkça uzadı gözümün önünde. Biraz daha gerilim katabilir ve heyecanlı bir anlatım yapabilirdin kanımca ama bu şekilde de hikayedeki gizemli esrar bozulmamış oldu; bu da ayrı bir olumlu tarafı diyebilirim. "Yolu saran sisler daha da yoğunlaşmış, sanki katılaşmıştı. Genç adam sislere çarpmaktan korkar gibiydi" Özellikle bu tasvir çok hoşuma gitti. Tek kusur olarak kadına evlenme teklifinin edildiği yer biraz eksik kalmış. Burada sanki kadını daha yeni tanımış gibi anlatmışsın ama bir de bakıyoruz adam kadına evlenme teklif ediyor. Burayı biraz daha açabilirdin.

Emeğine yüreğine sağlık.
Kasım 22, 2009

Kadim Gültekin dedi ki:

 
Yorumun için teşekkürler smilies/cheesy.gif Dediğin gibi biraz daha açılabilir ve etkili hale getirilebilirdi kimi kısımlar. Ve daha hareketli hale getirilebilirdi öykü. Uzun zaman geçti üstünden, hatalarımızdan ders alıyoruz. Öyle olduğuna inanıyorum kendimce.

Tekrar teşekkürler smilies/cheesy.gif
Kasım 23, 2009

Yorum yaz.
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki   Sonraki >